Şifresi kırılamayan hayat
8 dalda Oscar adayı olan “The Imitation Game”, II. Dünya Savaşı’nda Almanların Enigma adlı efsane makinesinin şifresini kırmaya çalışan İngiliz matematikçi Alan Turing’in hüzünlü öyküsünü anlatıyor
Filmin notu: 8
“THE Imitation Game”, II. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunun iletişimini sağlayan efsane Enigma makinesinin şifrelerini kırmaya çalışan insanların gerçek hikâyesi değil sadece. İşin içinde savaş, gerilim ve heyecandan daha fazlası var. En önemlisi Alan Turing var. Şifre kırmak için toplanan ekibe çağrılmayan ama “Enigma’yı alt etmenin yolunu biliyorum” diyerek gerekli mercilere başvuran ünlü İngiliz matematikçi Alan Turing (Benedict Cumberbatch), yaşadığı dönemde çevresi tarafından tam olarak anlaşılamayan gerçek bir dâhi. “Enigma gibi bir makineyi ancak onun kadar iyi bir makine yener” diyen Turing, ekibe dahil olur olmaz kara koyun olarak sürüden ayrılmayı göze alıyor. “Kara koyun” olmak onun için yeni değil. Hayatı boyunca onu hep takip etmiş bir özellik. Aslında II. Dünya Savaşı’nın erken bitmesinde büyük payı olan bir bilim adamının hikâyesini seyrediyoruz ama karşımızda bireysel başarıyı kutsayan bir film yok. Başarıya giden yolda insanlar arası sevgi bağları ve dayanışmanın altını çizen, hüzünlü bir öykü bekliyor sizi.
KIRIK BİR AŞK HİKÂYESİ
“The Imitation Game”, Turing’in hayatından 3 dönemi paralel kurguyla anlatıyor. 1950’li yıllarda açılan film, II. Dünya Savaşı’nın sıcak günlerinden Turing’in ortaokul yıllarına dek uzanıyor. Enigma şifrelerinin çözümü, öykünün merkezi gibi görünse de, asıl mesele Turing’in yalnızlığı ve İngiltere gibi tutucu bir ülkedeki “öteki”leştirilmiş konumu. “The Imitation Game”, İngiltere’nin bir zamanlar kadınlarla erkeklerin aynı yerde çalışmasını engelleyen, eşcinselliği suç olarak gören yasalarla yönetilen bir ülke olduğunu hatırlatıyor seyirciye. Böylelikle Turing’in nasıl bir “sosyal iklim”de büyüdüğünü, yaşadığını ve mutsuzluğunun gerçek nedenlerini öğreniyoruz. Filmin gizli merkezi ise geçmişte kalmış kırık bir aşk hikâyesi. Öyküyü dokunaklı ve güçlü kılan unsur, Turing için her şeyin biraz geçmiş ve geçmişteki hayal kırıklıklarıyla ilgili olması. Şifrelerle ilgilenmeye başlamasının kökeninde de aslında iletişim sorunu var. Turing, insanları anlamakta zorlanıyor çünkü gerçekten söylenmek istenenlerin başka şeylerin ardına gizlendiğini fark ediyor. Şifreleri çözme tutkusuyla çıktığı yolda, bugün modern bilgisayarların öncüsü olarak kabul edilen “düşünen makineler”in hayalini kuruyor; “Christopher” ile bunun ilk adımını atıyor ama ne yaparsa yapsın hayatı boyunca İngiliz toplumu için “öteki” olmaktan kurtulamıyor. “The Imitation Game”, Alan Turing’in anısına bir saygı duruşu, hatta İngiltere’nin sinema üzerinden Turing’den özrü olarak kabul edilebilir. İyi düşünülüp iyi yazılmış bir film olması, bütün bu çabayı anlamlı ve etkileyici hale getiriyor. Graham Moore, Andrew Hodges’in kitabından yazdığı senaryoda Turing’in zihnindeki çağrışımlarla ilerleyen mükemmel bir hikâye kurgusu çıkarıyor karşımıza. Norveçli yönetmen Morten Tyldum da bu akıcı senaryoyu Alexandre Desplat’nın müzikleri ve Oscar Faura’nın görüntüleri eşliğinde ustalıkla görselleştiriyor. Oyunculuk da filmin başarısının anahtarlarından biri. Karaktere fiziksel olarak hiç benzemeyen Benedict Cumberbatch, Turing’in bilim aşkını, duygu dünyasını, içinde kopan fırtınaları son derece duyarlı bir oyunculukla yansıtıyor. Keira Knightley’nin de göz alıcı bir performans çizdiği “The Imitation Game”, bence Oscar’a aday filmlerin en iyilerinden biri.
Bütün masallar TOPLANDIK!
“SİHİRLİ ORMAN” (Into the Woods) ünlü masalların iç içe geçtiği, “aralarında paslaştığı” ve birlikte yeni masallara doğru evrildiği tuhaf bir film. James Lapine’in Stephen Sondheim ile birlikte yazdığı sahne müzikalinden sinemaya uyarladığı filmde, “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Jack ve Fasulye Sırığı”, “Kül Kedisi” ile “Rapunzel” masallarındaki kahramanların yolu, çocuk sahibi olmak isteyen fırıncı (James Corden) ile eşinin (Emily Blunt) öyküsüyle kesişiyor. Tabii bir de Meryl Streep’in oynadığı cadı karakteri var. Bildiğimiz masallar her zamanki finalleriyle bitse de, “Sihirli Orman” bir noktadan sonra hepsini farklı bir yöne taşıyor. Zaten filmin en eğlenceli ve ilgiye değer tarafı, masalların kontrolden çıktığı, beklenmedik karşılaşmaların ve farklı sonuçların yaşandığı yerler. “Sihirli Orman” gerçek hayatın masallardaki gibi olmadığını, insanların ezbere belirlenmiş amaçlarını sorgulaması, yeni koşullara uyum sağlaması ve sorunlara yeni çözümler bulması gerektiğini anlatan bir film. Ama bunu çok iyi aktarabildiği, karakter ve yan öykü çokluğunu lehine çevirebildiği söylenemez. Ayrıca tiyatro sahnesinde şovun bir parçası olan müzikal bölümlerin filmde öyküyü frenlediğini de düşünüyorum. 6 Oscar’lı “Chicago” ile tanıdığımız Rob Marshall, göz alıcı prodüksiyon kalitesiyle dikkat çeken “Sihirli Orman”ı hızla akıp giden, ritmik ve enerjik bir müzikal olarak çekmiş. Bir aile filmi olması nedeniyle “Chicago” ya da “Nine” filmlerindeki kadar biçimci bir yaklaşımı yok. Buna karşılık, fantastik masal türünde filmleri sevenleri tatmin edecek bir görsel dünya kurduğu kesin. Anna Kendrick (Cinderella), Chris Pine (beyaz atlı prens) gibi yıldız isimlerin de rol aldığı “Sihirli Orman”ın, yetişkin seyircilerden ziyade daha çok gençlere seslenen bir film olduğunun da altını çizelim.