Bir moda şovu
“Sex and the City 2” kahramanlarımızın evlilik, aile, iş ve seks hayatlarında karşılarına çıkan sorunları anlatmayı sürdürüyor. Abu Dabi’deki sahneleriyle kültürel tartışmalar yaratmaya aday film, görkemli birmoda şovuna benziyor
Televizyon için cesaretli bir diziydi “Sex and the City”. Formatlara meydan okuyor, kendi tarzını yaratıyordu. Dizinin yazarları “Seinfeld” ve “Friends” türü New York sitcom’larının sıcaklığını, gerçekçi bir dramla birleştirmeyi başarmışlardı. 30’lu yaşlarındaki dört bekar kadının öyküsünü anlatan dizide “seks” bir televizyon tabusu olmaktan çıkmıştı. Sezonlar akıp gittikçe “Sex and the City”, hayran sayısını artırarak ve BBC dizilerinin psikolojik derinliğine meydan okuyarak, dört karakterin hayatını realist bir “nehir roman” tadında anlatmayı sürdürdü. İlk sinema filmi ise hem sezonlar boyu süren öyküleri bağlıyor hem de bağımsız bir film olmayı başarıyordu.
İkinci filmse, bence artık bu işe bir nokta koymak gerektiğini söylüyor. Çünkü “Sex and the City”, özü itibarıyla bir “evli çiftler bunalımda” dizisi değil. Carrie Bradshaw (Sarah Jessica Parker) ile Mr. Big’in (Chris Noth) bindiği evlilik treni, seriyi nereye kadar taşıyabilir ki? Ayrıca diğer 3 ana karakterin giderek silikleşmesi, serinin ruhuna zarar veriyor.
Bir gay düğününün şatafatı ve mizah duygusuyla hoş bir biçimde başlayan “Sex and the City 2”, bir süre sonra “Carrie – Mr. Big evliliğinin ilk döneminden manzaralar” filmine dönüşüyor. Bu arada, Miranda (Cynthia Nixon) işinden ayrılıyor, Charlotte (Kristin Davis) çocukların dadısını kıskanıyor, Samantha (Kim Catrall) ise 50’li yaşlarına hormon haplarıyla direnmeye çalışıyor... Dördünü bir araya getiren Abu Dabi tatilinde, Carrie eski sevgilisiyle flört ettiği için vicdan azabı çekerken, Samantha yeni macera peşinde koşuyor. Charlotte ve Miranda ise ne yazık ki “yardımcı roldeler”... Finalde ise her şey evliliğin nimetlerine bağlanıyor.
İkinci filmde, yeni olan çok fazla şey yok. Bu nedenle, yapımcılar öyküyü muhafazakâr bir Arap ülkesine taşıyarak, öyküye global ölçekte “politik” bir heyecan eklemeye çalışmışlar. New York’un özgür ikliminde yaşayan dört kadını getirip Abu Dabi’nin ortasına koymak zaten niyeti açık ediyor. Peşinde oldukları şey sadece çöl egzotizmi değil. “Sınırsız cinsel özgürlüğe karşı, peçenin altından atıştırılan patates kızartması” seviyesinde, yüzeysel bir uygarlık karşılaştırmasını hedefliyorlar... ABD dışında geçen bütün Hollywood filmlerinde olduğu gibi, filmde yine “biz ve ötekiler ayrımı” ve bariz bir “kendini beğenmişlik” var ama filmin Müslümanları aşağılayan özel bir yanı yok. Peçelerin altından ilkbahar koleksiyonunun çıktığı sahnede “şekerpembe bir feminizm” her şeyi tatlıya bağlıyor zaten.
Şüphesiz eğlenceli ve komik başka bölümler de var. Özellikle Charlotte ile Miranda’nın itiraf sahnesi, bence filmin en hoş yerlerinden biri. Öte yandan film, hedef kitlesine hitap etmeyi biliyor. Neredeyse her sahnede model gibi giysi değiştiren oyuncularıyla, devasa, görkemli, hatta kibirli bir moda şovu duruyor karşımızda. Sırf bu özelliklerinden ötürü, gelecek yıllarda 2010 modasının bir hasatı olarak, belge niyetine dahi izlenebilir. Bu noktada, süresi bana çok uzun gelen bu filmi moda editörlerine havale edip aradan çekilmek belki de en doğrusu.
- Issız adaya düşen robot2 dakika önce
- Hikâye farklı, formül aynı39 dakika önce
- Peri masalına dahil olan modern sapık2 gün önce
- Gençlik bağımlılığa dönüştüğünde…6 gün önce
- Amerikan rüyasının peşinde1 hafta önce
- 'Yandaki Oda': Sade, duru ve hüzünlü2 hafta önce
- Yeni bir 'beden değiştirme' hikâyesi2 hafta önce
- 'Venom: Son Dans': Simbiyotik dostluk hikâyesi2 hafta önce
- Pop müzik yıldızının kâbusları3 hafta önce
- Trump'ın yükselişinin öyküsü3 hafta önce