24 keklik hikâyesi!
Yüzyılımızın en büyük yazarlarından birisi olarak kabul edilen Çek romancı Milan Kundera, her romanında yaşadığımız çağın ayrı bir derdini kendine dert edinir. “Yavaşlık”, “Kimlik”, “Bilmemek”, “Ölümsüzlük” gibi kavramlar, son yıllarda yayınlanan bazı romanlarının isimleri... Son kitabının adı ise “Kayıtsızlık Şenliği”... Bu romandaki temel derdi de, “mizah anlayışını kaybetmiş bir yüzyıla bakmak”...
Büyük romancıya göre, “dünyanın büyük değişimi Stalin’in 24 keklik hikâyesiyle” başladı. O gün bir çağ kapandı, yeni bir çağ başladı. O günden itibaren insanlık “gülme yetisini” kaybetti.
Hikâye şöyle:
Uzun ve yorucu günlerin sonunda Stalin, çalışma arkadaşlarıyla biraz daha vakit geçirip onlara hayatından küçük hikâyeler anlatmayı severdi.
Bir gün Stalin ava çıkmaya karar verir. Çizmelerini giyer, parkasını sırtına geçirir, eline tüfeğini alır, 13 kilometre yürür, sonra bir anda bir dala tünemiş bir sürü keklik görür. Durur, keklikleri sayar 24, sonra fişeklerini sayar 12... Ne yapsın ulu önder? 12 mermisiyle 12 kekliği vurur, sonra aynı yolu geri döner, evden 12 fişek daha alır, gelir, dalda tünemiş halde duran geri kalan 12 kekliği de vurur.
Bu hikâyeyi Kruşçev, anılarında anlatır. Kruşçev’e göre o sırada orada bulunan dinleyicilerin hiçbiri, Stalin hikâyeyi bitirince gülmemiş, istisnasız hepsi hikâyeyi sadece “saçma” bulmuş ve Stalin’in “yalanından” iğrenmiş. Sadece Kruşçev, “Ne, geri kalan 12 kekliğin sizi beklediğini mi söylüyorsun?” demiş. Stalin de “Evet, aynı yerde tünemiş duruyorlardı” demiş.
Stalin’in bıktırırcasına bu hikâyeyi her defasında aynı şekilde Politbüro üyelerine anlatmasının özel bir sebebi var; SSCB Yüksek Sovyet’inin Başkanı Kalinin... Kalinin, romancıya göre “gerçekte hiçbir gücü olmayan zavallı” bir adamdır. Ama Stalin, büyük filozof Kant’ın doğduğu ünlü Prusya şehri Königsberg’e bu zavallının adını vermiş, şehrin adını “Kaliningrad” diye değiştirmiş, bu gariban işçiyi de Yüksek Sovyet’in başına getirmişti.
Kalinin prostatıyla meşhurdur. Bir kez Ukrayna’da bir opera binasının açılışında konuşurken her iki dakikada bir tuvalete gitmek zorunda kalmış, o tuvalete gidince de orkestra folklorik melodiler çalmış, aynı anda dansçı kızlar sahneye fırlamış, o tuvaletten dönünce de konuşmasına devam etmiş, bu durum her iki dakikada bir tekrarlanmış, tekrarlar çoğalınca da tören adeta bir şova dönüşmüş.
Stalin, Kalinin’in bu “zaafını” bildiği için de, her defasında 24 keklik hikâyesini anlatırken Kalinin’i tam karşısına oturtuyormuş. Anlatmaya başlar başlamaz Kalinin’in çişi geliyor, ama Stalin konuşurken tuvalete gitmek olmaz, mecburi dayanacak, zavallı ihtiyarın sıkıştığını anlayan Stalin bu kez hikâyenin neresinde olursa olsun işte o noktadan itibaren hikâyeyi uzatmaktan özel bir zevk alıyormuş. Stalin hikâyeyi uzattıkça Kalinin’in yüzüne bakıyor, yüzünün rengi değişiyor, kasılıyor, buruşuyor, o da bilerek hikâyeye tatlar katıyor, arkadaşının acısının doruk noktasına ulaşıp yüzünün renginin yavaş yavaş değiştiğini yani artık çişini tutamayıp bıraktığını anladığı andan itibaren hikâyeyi çabucak hızlandırıp bitiriyor ve aniden ayağa kalkıyor, tabii aynı anda herkes onunla birlikte ayağa fırlıyor ve herkes aynı anda, ıslak pantolonunu oturduğu sandalyenin arkasına gizlemeye çalışan Kalinin’e bakıyor muzipçe...
Sonra hep birlikte tuvalete gidiyorlar. Politbüro üyelerinin her birisinin ayrı bir pisuvarı var, her pisuvar ayrı bir seramik sanatçısının eseri... Stalin’in pisuvarı ise ayrı yerde... Ama o arkadaşlarının tuvalette neler konuştuklarını duyabiliyor. Hepsi pisuvarda işini görürken, Stalin’in her defasında bu hikâyeyi neden anlattığına akıl erdiremiyorlar. Hemen hepsi bu hikâyeyi çok “saçma” buluyor. Yok keklikleri vurmuş da, gidip evden fişek almış da... Keklikler de seni bekleyecek öyle mi?
Milan Kundera’nın roman kahramanı Caliban, bu hikâyeyi Charles’tan duyunca, “Bütün bu hikâyede bana inanılmaz gelen tek şey, kimsenin Stalin’in şaka yaptığını anlamamış olması” der.
“Tabii öyle” dedi Charles, “Zira etrafındaki kimse artık şaka nedir bilmiyordu. İşte, bana göre, tarihte yeni, büyük bir dönemin açıldığını haber veren tam da buydu”.
Kundera’ya göre, yüzyılımızın mizah anlayışı böyle kayboldu!