Putin için bir portre denemesi
Çocukken sorulan “Büyüyünce ne olmak istersin?” sorusuna genellikle erkek çocuklar, “Polis olmak istiyorum” cevabını verir. Psikologlar çocukların bu tercihini, insanda daha o yaşlarda “gücü” elinde bulundurma dürtüsüne bağlar.
Çocukluğunda Putin’e de bu soru soruldu mu bilmiyoruz ama bildiğimiz bir şey var; daha küçükken “istihbaratçı” olmak en büyük idealiymiş.
Henüz lise ikinci sınıftayken dayanmış KGB’nin kapısına, kapıdaki görevliye burada çalışmak istediğini söylemiş. Görevli, “Bu iş için eğitim şart” demiş. O da, “Şart olan nasıl bir eğitim?” diye sormuş, görevli, “Mesela hukuk okuman lazım” demiş. Bu lafı ciddiye almış, böylece St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nin hukuk bölümüne yazılmış.
Ve emeline nail olmuş.
KGB’den emekli olduğunda rütbesi albaydı.
Doğumundan bir yıl sonra Stalin ölmüş. Bugün İncil’i elinden düşürmemesine rağmen, tam bir “Sovyet çocuğu” olarak ateist bir kültürle büyümüş.
Koca imparatorluğun hiçbir zaman yıkılmayacağına, tam tersine bu “büyük insanlık idealinin” yakında tüm dünyaya egemen olacağına her Sovyet yurttaşına adı gibi ezberletildiği bir dönemde, içten içe çürümüş olan o devasa sistem bir anda “kumdan kale” gibi çöktü.
Enkazın arasından yara bere içinde “dünya görmemiş” bir insan topluluğu çıktı. Kot pantolona ve hamburgere hücum ettiler. Kıtlıktan çıkmış gibi, özgürlüğe susamış bir halde sağa sola savruldu Dostoyevski’nin, Çehov’un, Tolstoy’un kahramanları...
Putin de onların arasındaydı. Emekli bir KGB ajanıydı ve elindeki doktora derecesi, çok iyi bildiği Almanca, Fransızca ve daha bir yığın şey o sırada hiçbir işe yaramıyordu. Bir ara ailesini geçindirmek için kaçak taksi şoförlüğü yapmaya kalkıştığı bile söylenir.
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bürokrasinin çeşitli kademelerinde görevler aldı.
Rusya yeni bir model arayışındaydı. Mafya her yere hâkim olmuş, fuhuş ihracatı artmış, ülkeden kaçanlar çoğalmıştı. O zamana kadar bildikleri her şey, artık kendi paralarıyla “beş kapik” bile etmiyordu.
Putin yeni kurulan aksak sakar düzenin başına geçtiğinde, eski Sovyetler Birliği’ni hep “özledi”. “SSCB’yi yeniden kurmaya çalışanın aklı, SSCB’nin yıkılışına üzülmeyenin kalbi yoktur” dedi.
Ona göre “Sovyetler Birliği’nin dağılması, 20. yüzyılın en büyük trajedisiydi”. O yüzden, Sovyetler Birliği’nin eski gücünün, kalbi pille çalışan eski Politbüro üyeleri eliyle bu kadim topraklara geri gelmeyeceğini bildiğinden; Deli Petro’nun bedenine Stalin üniforması giydirilmiş “postmodern bir çar” olarak bizzat kendisinin bu işi başarabileceğine kendini inandırdı.
İçeride oligarklarla anlaştı, mafyayı kendisine bağladı. Böylece dünyanın en büyük mafya lideri oldu.
Üstü çıplak fit vücuduyla atladı ülkenin sembolü boz ayının sırtına, daldı uçsuz bucaksız topraklara. Gürcistan’ı dize getirdi, Ukrayna’ya gününü gösterdi.
Sinsiydi. Yılana benziyordu. Yüzü sanki demir bir maskeyle perdelenmişti. Gözünü kırpmadan işkence yapabilecek gibi duruyordu. Silah taşısa avcı bıçağı yakışırdı eline. Dünyayı sadece kendi iktidarı ve kendi zaferleri için yaratılmış bir “er meydanı” sanıyordu. O yüzden narsistti, megalomandı. Kefir içiyordu. Aile hayatı yoktu, karısını boşamış, genç bir hanımla birlikteydi. Judoda siyah kuşak sahibiydi. En büyük merakı, çoban köpekleriydi. Eski karısı bir doğum günü hediyesi olarak Ömer Hayyam’ı hediye etmiş, boş zamanlarında Hayyam okuyordu. Beatles’ın “Yesterday”i favori parçasıydı.
Enerji kaynaklarını kullanarak ülkesinin borçlarını bitirdi. Bu kaynakların sonsuz olduğunu sanıyor.
Yeraltından çıkan gaz olmasa, “fosss” diye gazı kaçacak, ama bunu çok kişi bilmiyor.
Dünyayı hâlâ Soğuk Savaş yıllarında sanıyor. Ülkesinde insan haklarının zerresi yok. İktidarına karşı çıkan muhalifleri, “Rusya’nın güçlenmesinden rahatsızlık duyan dış güçler” olarak yaftalıyor. Fakirliğin yozlaştırdığı bir kültürü, geçmişin o muazzam entelektüel birikiminden üstün görüyor. Ülkesinde artık hiçbir yazar yetişmiyor. Eşcinsellerden nefret ediyor, muhaliflere nefes aldırmıyor.
Onun gözünde başta Suriye olmak üzere, bütün dünya bir Ukrayna, bir Gürcistan’dır.
Türkiye, hava sahasını ihlal eden uçağını düşürdüğünde, uçağın parasını isteyecek kadar “pişkin”, uçağa karşılık “Türk tavuğuna ambargo” koyacak kadar da “kabadayı”dır.
Bir at gibi dalmak istiyor Ortadoğu coğrafyasına. “Hızlı koşan atın b.ku seyrek düşer” Türk atasözünden haberi var mı bilmiyorum.
Bilmiyorsa bile, son olayla öğreneceğini düşünüyorum.