Duygusal kopuş!
“Duygusal kopuş...”, “sentimental ayrılık...”, “hissi hicran...”
Ne derseniz deyin, üçü de aynı kapıya çıkıyor.
Birincisi öz Türkçe, ikincisinin içine Frenkçe karışmış, üçüncüsü Osmanlıca...
Bu deyimin üç değişik söyleyiş biçiminin içinde, son günlerde en çok kulağımıza çalınanı “duygusal kopuş”tur.
Bazı sol aydınlar, yazarlar şu sıralar bu afili deyimi köşe yazılarında, televizyon yorumlarında bol bol kullanıyorlar.
Her mecrada, her mütefekkirin dilinde bu deyim...
“Duygusal kopuş arifesindeyiz...”
“Ne arifesi kardeşim, arife bitti, baksana bayram...”
“Yok canım, daha tamamlanmadı ama eli kulağında.”
“Bence kulağı bile geçti.”
Bu aralar hangi büyük “muharririn” makalesine göz atsanız, bu minvalde şeylere rastlamanız mümkün.
Efendim Kürtler son günlerde “hendek savaşlarına” karşı başlayan operasyonlar dolayısıyla Türklerle “duygusal kopuş” noktasına gelmişlermiş.
“Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sorsanız, ikna edici bir cevap veremezler size.
Rahat evlerinde konforlu hayatlarını sürdürürken; bölgede yaşayan örgütün “iğdiş” ettiği kendilerine benzeyen birkaç “aydının”, birkaç HDP’linin sözlerine kulak veriyorlar, Kürtleri “dolduruşa getirip”, “Devrim oldu olacak, ha gayret” diye iteklemeye çalışan birkaç romantik yeni yetmenin hüzünlü haline bakıyorlar, sonra da “Bu hal duygusal kopuşa gidiyor” gibi müthiş bir belirleme yapıp, o gün de “yazarlık görevini” yerine getirmenin gönül rahatlığı içinde tekrar konforlu hayatlarına geri dönüyorlar.
Siz bakmayın bu kadar iddialı laflar etmelerine.
İddia ediyorum, bunlar zerre kadar Kürtleri tanımıyorlar.
Örneğin edebiyat bunların tekelinde; şimdiye kadar Türk edebiyatında Kürtleri doğru düzgün anlatan tek bir roman bile yazamadılar.
Sinema bunların tapulu malı; şimdiye kadar Kürtlerle ilgili yaptıkları filmlerde onları yemeğe saldıran, cahil, kaba saba, ağa ne derse onu yapan bir hayvan sürüsü gibi gösterdiler.
Çektikleri fotoğraflarda, yazdıkları yazılarında, yaptıkları müzikte, çiziktirdikleri resimlerde onları hep sümüklü, yırtık pırtık elbiseyle dolaşan, mecalsiz, kendilerine benzer bir kurtarıcı bekleyen gariban, cahil insan sürüsü olarak gösterdiler.
Kürt’ün derdiyle her daim hemhal olduklarını söyleyip onların dilinden birkaç kelime öğrenme zahmetine bile katlanmadılar.
Kürdistan coğrafyasına hep bir “turist” gibi baktılar.
Kürt’ün hayat biçimine, kültürüne, diline, örfüne bu kadar yabancı olup, onun içinden çıkmış bir örgütün “şiddet dolu silahlı mücadelesine” bu kadar “sempati beslemeyi”, ancak ve ancak şiddete olan meyilleri ve kendilerinden olmayan birilerinin ülke yönetimine egemen olmasının getirdiği hazımsızlıkla açıklamaktan başka bir şey gelmiyor aklıma.
“Duygusal kopuş”muş!
Kürt’ün “duygusunu” bilseydiniz, ona gündüz gözüyle kendi “devrimci rüyalarınızı” gördürmeye çalışmazdınız.
Hayatta hiçbir karşılığı olmayan, sözüm ona “özgürlük mücadelesi” kapılarının eşiğine gelmişken halk, yerini yurdunu terk ederek o “mücadeleyi” onaylamadığını size gösterdiğinde az biraz sarsılır, onun adına kurtarıcılık edebiyatı yapmaya devam etmezdiniz.
“Kürtler ile Türklerin en çok neyi birbirine benziyor?” diye bir soru sorulacaksa eğer, bu soruya verilecek en doğru cevap “duygusu”dur bence.
Bu duygu da kolay kolay kopmaz.
Çünkü “yaşama alışkanlıkları” aynıdır. Bu “alışkanlıkların” toplamına da “kültür” diyoruz biz.
Bu ortak kültür, iki halkı birbirinden ayrılmasına izin vermeyen yegâne şeydir.
Misal bir Kürt’ü yurdundan al, Taksim meydanına koy; bir Türk’ü Orta Anadolu’dan al Hakkâri’nin çarşısına bırak, hangisinin Kürt, hangisinin Türk olduğunu anlayamazsınız.
Siz istediğiniz kadar “duygusal kopuş” edebiyatı yapın; bir Kürt, kendi adına “özgürlük mücadelesi” verdiğini söyleyen öz oğlu yanı başında toprağa düşerken, öbür oğlunu savaşa süreceğine, onun canını kurtarmak için elinden tutup Türk kardeşlerinin yaşadığı daha güvenli bir şehre kaçıyorsa, orada sittin sene “duygusal kopuştan” söz edilemez.
Eğer iki halkın “duygusu” birbirine bu kadar yakın olmasaydı, çocuğu yanı başında öldürüldüğünde yere düşen silahını alır, sizin istediğiniz o “duygusal kopuşu” çoktan kendisi gerçekleştirmiş olurdu.
Ama yok böyle bir şey!
Çünkü Kürtler, sizin çok istediğiniz “ulusal kurtuluş savaşını” vermek istemiyor! Bu savaşı, yüz yıl önce Türk kardeşleriyle birlikte Anadolu topraklarında yedi düvele karşı verdiler de o yüzden.
Ve o gün, hem “duygusal” hem de “mantıksal” birlikteliğin temellerini bir daha kopmamak üzere attılar. Kürtler, işte o gün, sizin şu anda yapmaya çalıştığınız “Türkiyeli olma” vasfını kazandılar.
Bu arada “ceberut devletin” Kürt’ün varlığını inkâr etmesi ayrı mesele...
Buna rağmen Anadolu, iki halkın ortak yurdu olageldi.
“Yurt duygusu” bütün duyguların en yücesidir, ey “yurtseverler!”
Kimse kendi yurdunu bölmek istemez.
En iyisi “hissi hicranı” kendi “bunalım dolu” kişisel hayatlarınızda arayın derim size!