Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÖNCEKİ gece Habertürk Televizyonu’nda Nevzat Çiçek’in sunduğu ve “sağcılık-solculuk” meselesinin tartışıldığı programı gece yarısına kadar seyrettim; programdan sonra son günlerde okumakta olduğum Ahmet Ümit’in “Elveda Güzel Vatanım” romanının Mahmut Şevket Paşa suikastını anlatan bölümünü okuyarak uyudum.

        *

        Pazar sabahı kalktığımda, İstiklal Caddesi’nde patlayan canlı bombanın etkisi, gece seyrettiğim tartışma programının yarattığı ağırlık, okuduğum romandaki Mahmut Şevket Paşa suikastını kolaylaştıran ve o sırada yoluna çıkan cenaze alayının tuhaflığı, hepsi iç içe geçince, sanki üzerimden bir kamyon geçmişti.

        *

        Kasvetli hava hâlâ hüküm sürüyordu İstanbul’da.

        İstiklal’de patlayan bombanın menşei, Almanların canlı bomba uyarısı, İsrail vatandaşı turistlerin ölümüne Twitter’da “sevinen” birilerinin varlığı gibi haberlere göz gezdirirken, aklımın bir kenarında da gece televizyonda konuşulanlar vardı.

        Aslında o programda konuşulanlar, modernleşme tarihimiz kadar eski meselelerdi.

        Ne yazık ki bu meselelerde sağcı olsun, solcu olsun kimsenin kafası net olmadığı gibi, kimse de o kadar “masum” değil.

        İş şiddet bahsine gelince herkesin durduğu bir eşik var. Cinayeti işleyen o eşikten geçip evinizin içine girdiyse, yani bizden biriyse, orada durup katili korumak için bir yığın izahat yapıyor, katilin masumiyetine dair bir yığın gerekçe üretiyoruz.

        *

        Sağ cenahta yer alan bir konuşmacı, solun şiddetle olan ilişkisinden bahsederken, birilerini “kurtarmak” için ne çok insanın “feda edildiğini” örnekleyerek, aslında solcu olmanın “şiddeti kutsamakla” eşdeğer olduğunu söyledi.

        Bir solcu ona cevap verirken, solun şiddetle ilişkisini reddetmemekle birlikte, solcuların uygulanan bütün bu şiddetin günün birinde hiç olmazsa son bulacağına, insanların eşit, özgür ve mutlu yaşayacaklarına dair bir “hayallerinin” var olduğuna, sağcıların bu “hayalden” bile mahrum olduklarına işaret etti.

        Tartışma bu minval üzerine uzadı. Kavramlar birbirinin içine girdi, karıştı. “Muhafazakârlık”, “devrimcilik” dendi. Sağcı bir edebiyat profesörü, oradaki solcuları da gülümseten, “En büyük muhafazakârlar devrimcilerdir, devrimi yapar, ondan sonra onu ilelebet muhafaza etmek için uğraşırlar” gibi bir laf etti.

        Bu kez, “Benim fikrimden daha doğru fikri olanı alnından vururum” edasıyla konuşan bir solcu sözü bugüne getirdi. Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Yüksekova’da devletin halka nasıl zulmettiğini anlattı ve tek kurtuluşun Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya yolundan sapmamak olduğunu söyledi.

        Bu “arkadaşa” göre, Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de halk işinde gücündeydi, çocukları okula gidiyor, esnaf dükkânını açıyor, herkes keyfince yaşıyordu. Günün birinde devlet, “Şu nankör Kürtlere bu kadar rahat fazla, haydi topumuzu tüfeğimizi alalım, emdikleri sütü burunlarından getirelim” demiş ve üzerlerine yürümüştü.

        Yani oralarda bir işgal eylemi yok, çukurlar kazılmamış, damlara Doçkalar yerleştirilmemiş, yere mayınlar döşenmemiş, halkın yaşama hakkı elinden alınmamıştı.

        Kemalizm’e öfkeyle çemkiren bu solcu “arkadaşa” bir “sağcı mütefekkir”, “Ama Deniz Gezmiş’lerin elinden Mustafa Kemal’in fotoğrafları düşmüyordu” diye bir şey hatırlattı; bu “sağ” kroşeyi beklemeyen “solcu” boksörümüz, Gezmiş’in 21 yaşında idam edildiğini ve o yaşta kaldığını, ondan sonra başka bir Gezmiş’in yaşamadığını unutarak, “O günkü Deniz öyleydi” gibi bir cevap verdi.

        *

        Tartışmanın tam burasında, geçen gün bir dağ başında Duran Kalkan başkanlığında toplanıp Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklemek isteyen “mezhepçi komünistlerin” de Gezmiş, Çayan ve Kaypakkaya yolunu kurtuluş yolu olarak önerdikleri geldi aklıma.

        Bu tartışmadan öğreneceğim hiçbir şeyin olmadığına kanaat getirip televizyonu kapatmaya hazırlanırken, “Eğer devlet haksız yere Deniz Gezmiş’i idam etmemiş olsaydı şimdi neredeydi acaba?” sorusu takıldı aklıma.

        *

        Sonra, muhtemelen “ulusalcı” bir partinin yönetim kadrosunda veya Kürt Baasçıların kurduğu bir partide, “sosyalist bileşenler” kontenjanında “onursal başkan” veya Nevzat Çiçek’in programında o “her şeyi bilen” solcu arkadaşın yerinde oturuyor olurdu dedim kendi kendime.

        Ve muhtemelen solun şiddetle ilişkisini sorgularken, tarih yapmayı “zora dayalı bir faaliyet olarak gören” bir anlayışın bugün şehir sokaklarını savaş alanına çevirip halkı yerinden yurdundan ederek onu “kurtarmak”, ona “özgürlük getirmek” sanan maceracı bir fikre “devrimci” bir kılıf bulmak için daha geriye, belki de Şefik Hüsnü’ye kadar giderdi.

        *

        Vaktiyle iki kamptan birisinde yer almayı “matah” bir şey sanmış olan ben, geldiğim şu yaşımda yeni bir şeyin farkına varmanın rahatlığını yaşıyorum son yıllarda.

        Yaşadığım onca yıldan sonra öğrendim ki, halkımız sağcı veya solcu değil. Sağcı veya solcu olan, devlet okullarında eğitimini başarıyla tamamlamış “aydınlanmışlar”dır. Halk seçimini yaparken, kendisini yönetmeye talip olanın “ehliyetine”, “güvenilirliğine”, “becerikliliğine” bakar, ideolojisine değil.

        O yüzden bir ideolojiye “esir düşmüş” olanlar -bunu anlamadıkları için- büyük bir kısmı “o güzel günleri” görmeden göçüp gidiyorlar bu dünyadan.

        Gidenlere Allah rahmet, kalanlara da akıl fikir ihsan eylesin demekten başka bir şey gelmiyor elimden!

        Diğer Yazılar