Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Kitabın adını görünce, “Bu isim benim de aklıma gelseydi, ben de bir roman yazabilirdim” dedim kendi kendime.

        Evet, “Zamanın Gürültüsü” bir romanın adı...

        Romanlarını okuduğumuzda aslında Fransız olduğunu sandığımız ama aslen İngiliz olan, bence günümüzün yaşayan en büyük yazarlarından Julian Barnes’ın son romanının adı...

        Bir ironi ustasıdır Barnes.

        Belki de onu çağdaşlarından ayıran en büyük özelliği, daha önce kimsenin akılına gelmemiş olan “çok iyi fikirlerin” yazarı olmasıdır.

        O, kitaplarında “Köpek yürür ve hikâye başlar” kuralına pek bağlı kalmıyor.

        Köpeğin nereye gideceğini önceden biliyor.

        Bu da yetmiyor, bu yürüyüşe “ilginç”, o zamana kadar kimsenin aklına gelmemiş bir “fikir” eşlik ediyor.

        ***

        “Zamanın Gürültüsü” masamda duruyor bu yazıyı yazarken.

        Yeni aldım kitapçıdan.

        İştahla bakıyorum kitaba, kitap da bana...

        Daha önce örneğin Flaubert gibi yazarlar üzerine “ilginç” kitaplar yazmış olan Barnes, bu kez meşhur Rus besteci Dimitri Şostakoviç’in fırtınalı hayatını, o hayat üzerinden sanatını ve “yazgısını” anlatıyor bize.

        Şostakoviç’e göre sanat, “Zamanın gürültüsü üzerinde duyulan tarihin fısıltısıdır”.

        Öyleyse eğer, “Zamanın gürültüsüne karşı ne çıkarılabilir?”

        İşe roman bu sorunun cevabını arıyor sanırım.

        Öğrenirsem, söz başka bir yazıda size de anlatacağım.

        ***

        İsminin bendeki çağrışımları, kitabın içindekilerden çok farklı olsa gerek... Bir ihtiyat payı bırakarak söylüyorum bunu, tersi de olabilir.

        Ama sadece “zaman” ve “gürültü” kavramlarının yan yana gelmesi bile bendeki çağrışımları büyütmeye yeter...

        İnsan kendi yazgısından kaçabilir mi mesela?

        Nereye kaçarsa “yazgı” gitmez mi onunla?

        “Yazgıdan” kaçarken, başka bir “yazgıyla” yolu kesişen nice insanın hikâyeleriyle doludur edebiyat, sinema dünyası...

        Hem “yazgı” dediğin şey ne ki?

        Hayat sana, “Bundan sonra böyle olacak” diye emrediyor, sen de ister istemez bu emre itaat ediyorsun, onun sana emrettiğini kabul ediyorsun; sonra da bu “kabullenmeye” “yazgı” adını veriyorsun. Hakkından gelemediğin şeyin adıdır aslında “yazgı”, büyük çaresizliğimizin... O yüzden o kadar sorunsuz kabulleniyor insan başına gelen onca musibeti; “yazgı” deyip oturuyor oturduğu yere...

        ***

        “Zamanın gürültüsü” aniden kesilirse ne olur?

        O kesif sessizlikte baş edebilir mi insan hayatla?

        Bizi ayakta tutan, hayata bağlayan tek şey, onca gürültünün içinde derinden, çok derinden duyduğumuz bir “fısıltı” olsa gerek.

        Bir tek o fısıltıdır zamana kafa tutan!

        O yüzden “zamana direnebilen” şeye sanat, edebiyat adını vermiş insan.

        ***

        Zaman, Kant’a göre, “sessiz bir testeredir”.

        Her geçen an bizi yavaş yavaş öldüren tek şeydir zaman...

        Mutsuzlar için geçmek bilmez, mesut insan ise yetişemez hızına...

        Çocukluğumuzu, gençliğimizi, güzelliğimizi, yakışıklılığımızı, aşklarımızı, acılarımızı, hayallerimizi sömürüyor, elimizde ne varsa alıp gidiyor zaman.

        Ruhu var. Nefes alıyor, yürüyor, keşfediyor...

        Yavaş yavaş, işkence ede ede öldüren, acımasız bir katildir aslında zaman.

        Bizi sevdiklerimize götürüyor; sevdiklerimizi bizden alıp bir başka yere götürüyor; kıskançtır.

        Bizi öldüren tek şey zaman olduğu halde, ondan bıkmıyoruz, ama an geliyor, zaman bizden bıkıyor.

        ***

        “Zaman” ve “mekân” kavramlarına dair yeni şeyler söyleyen tek politikacı olarak tarihe geçecek olan Başbakan Ahmet Davutoğlu, Diyarbakır’da yaptığı bir konuşmada, “Diyarbakır şehirken, Paris köy bile değildi” demişti.

        Bu sözü duyduğumda “zamanın gürültüsü” içinde bir “fısıltı” gibi gelmişti kulağıma.

        Nisan ayı içinde bir hafta boyunca Paris’te dolaşırken, aklım hep bu sözdeydi.

        Zaman, bu şehirde sanki durmuştu.

        Peki neden şimdi öyle?

        Paris neden Diyarbakır’ın geçmiş zamanını yaşıyor, Diyarbakır ise Paris’in köy bile olmamış halini?

        “Zamanın gürültüsü” içinde “tarihin fısıltısına” fazla kulak asmamış olmamız olabilir mi buna sebep?

        Ne dersiniz?

        Diğer Yazılar