29 Nisan Pazartesi öğleden sonra evde bir şeylerle meşguldüm. Televizyon açıktı, Habertürk TV’de bir cenaze merasimi haberi vardı. Göz ucuyla şöyle bir baktım. Bir adam, o sırada ölmüş ve cenazesi kaldırılan kişi için “kötü bilirdik” diye bağırıyordu yüksek sesle.

Dikkatimi çekti, sesini açtım. Sonradan İYİ Parti İstanbul milletvekili olduğunu öğrendiğim Ahmet Çelik, “Mekanı cehennem, ateşi bol olsun” diyordu öfkeyle ölen kişi için.

Bahsettiği, 12 Eylül’ün Mamak Askeri Cezaevi Müdürü Albay Raci Tetik’ti.

Sonra kamera döndü, cami avlusuna toplanmış slogan atarak cenazeyi protesto eden bir gurup yaşını başını ülkücüyü gösterdi.

Bir Müslümanın cenazesinde ilk defa birileri bir ölünün arkasından “cehennem ateşi bol olsun” diye haykırıyordu.

Olmuş, duyulmuş şey değildi!

Ölüm en kötüyü de iyi yapan bir şeydir çünkü.

Bu yaşlı ülkücüleri bu kadar öfkelendiren, bir cenazenin arkasında “mekanı cehennem olsun” diye bas bas bağırtan öfke neydi acaba?

O sırada cenazesi kalkan Albay Raci Tetik denilen adam ne yapmıştı onlara?

 

*

 

Albay Raci Tetik, annesini 1939 Erzincan, babasını da 1942’de başka bir depremde yetirmiş, 11 yaşında yetim kalmış, yetimhanede büyümüş, devlet tarafından okutulmuş, Kore’ye gitmiş, Kıbrıs’a paraşütle ilk inen asker olmuş, dört yöneticisi dayanamayıp gidince darbeden hemen sonra Mamak Askeri Cezaevi’nin müdürlüğüne getirilmiş özel harpçi, soğukkanlı, acımasız bir askerdi.

 

*

 

Mamak Cezaevi’nde, o dönemde birbirine silah çekmiş ülkücülerle devrimcileri aynı koğuşa sokarak “karıştırarak barıştırmayı” amaçlamış, “zorun rolünü” çok iyi kavramış, işkenceyle, tek tip elbiseyle, dayakla, cinayetle düzeni sağlamaya çalışmış, bu yüzden de ülkücülerden Hasan Alemlioğlu, Bekir Bağ ve Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun işkenceyle ölümüne sebep olmuş, sol görüşlü yayıncı İlhan Erdost’u herkesin gözü önünde askerlere dövdüre dövdüre öldürtmüş, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na da kan işetmişti.

İdeolojisi yoktu.

Bir siyasi fikrin peşinde değildi.

İnançlı biri olduğunu da sanmıyorum.

Raci Tetik saf, pür kötülüktü.

Hannah Arendt’in deyimiyle “sıradan kötülüğün” nadide bir örneğiydi.

 

*

 

O korkunç hapishanede işkenceyle öldürülen ülkücülerin hikayesini çok az kişi duydu.

İsimlerini hiç kimse ezberlemedi, hiçbir sokağa verilmedi adları.

Hepsi, kara kuru yoksul Anadolu çocuklarıydı. İyi okullarda okumamışlardı. İsimsizdiler. Hepsine, “komünistler bacılarıyla evleniyor” diye bir şey öğretilmişti ve onlar da memleketi bu “korkunç yaratıklardan” kurtarmaya ahdetmişlerdi.

Çoğu öldürüldü. Hikayelerini hiç kimse yazmadı. Hiçbir şiire konu olmadılar, hiç birisinin filmi yapılmadı.

Sanki yoktular!

Ama İlhan Erdost’un hikayesi öğle değildi. Ağabeyi Muzaffer Erdost peşini bırakmadı kardeşinin, hikayesi hep gündemde kaldı, romana, şiire, öyküye, filme, şarkıya konu oldu.

Öldürüldüğü 7 Kasım 1980’i binlerce kişi hiç unutmadı.

 

*

 

Kar yağıyordu Ankara’ya, Soğuktu, buz tutmuştu her yanı.

Gecenin bir saatinde çıkardılar Muzaffer ve İlhan Erdost kardeşleri sıcak yataklarından.

Mamak’a götürdüler.

A Blok’un önünde ikisini diğerlerinden ayırdılar. Bir arabaya bindirdiler. Yanlarına dört asker bindi. C Bolak’a götüreceklerdi. İki blok arasındaki mesafe sadece iki yüz metreydi. Arabada dövmeye başladılar. Araba bu kısa mesafeyi tam 25 dakikada aldı.

İndirdiler. Yerde dövmeye devam ettiler.

İlhan Erdost, zor duyulan bir sesle:

“Küçük kızımı uyandırmadan geldim, dövmeyin daha fazla,” dedi yalvaran gözlerle.

Bu sefer üç asker aynı anda çullandı üzerine. Ağabeyi kardeşini kollarından tutu, kaldırmak istedi, engel oldular, “kendi kalkacak” dediler.

Sonra kayıt yaptılar, kayda “sol görüşlü” diye geçirdiler.

Bahçede dövmeye devam ettiler.

Su istedi Muzaffer Erdost, vermediler.

İlhan Erdost güç bela kalktı yerden.

Birbirine ve duvara tutunarak koğuşun kapısına kadar gitti iki kardeş. Camın önünde dışarı bakmak istedi İlhan, yağan karı görmedi, başı dönüyor, ta derinden bir kusma hissi uyanıyordu içinde, aksini gördü sanki camda kısa bir an, yüzü, gözü, kara kaşları, libası, her şey kan içindeydi. Tutunmaya çalıştı abisine, “başım dönüyor abi” dedi, iki adım attı, kimsesiz ormanda devrilen koca bir ağaç gibi devrildi yere, oracıkta öldü.

Ağabeyi, kardeşinin aralık kalan gözlerine baktı, öpmek istedi, öpemedi.

“Usul usul karbonmonoksit yağıyordu Ankara’ya.”

 

*

 

Ağabeyi Muzaffer Erdost, İlhan’ın adını aldı, kendi adına ekledi, sonra adına bir kitapevi açtı. Ve her 7 Kasım’da Sol Yayınları’nın kitaplarını yüzde 50 indirimle sattı.

Bir yığın kudretli şair İlhan Erdost’a şiirler yazdı.

Turgut Uyar;

 

yeni bir soydandı yepyeni
kendi mezarında kendi açan bir güldü ilhan
sabah da kırmızı akşam da kırmızı 
hep kırmızı kalacak solmadan 

evet "süslü püslü ve şık bir bayan"
en güzel reçelleri yapıyormuş gülün 
kanından. 

derken; Cemal Süreya,

“Bir bardak su içsem şimdi

yaralarımdan dökülür” dedi.

Muzaffer Erdost, “Karlı bir kış günü” başlıklı bir şiir yazdı kardeşinin ardından. “Gittin” diyordu, sonra 36 kez “uzaklara” diyor, şiir yine “gittin”le bitiyordu.

İlhan Erdost, Raci Tetik’in emriyle döve döve öldürüldüğünde 36 yaşındaydı.

 

*

 

Gazeteci Ahmet Kahraman, sekiz sene sonra Raci Tetik’le Milliyet Gazetesi için bir röportaj yaptı. 11 Eylül 1988’de yayınlanan röportajda Raci Tetik şunları söyledi.
“Mamak’ı isteyerek, severek yapmadım. Ama ben, o şekilde yapılması gerektiğine inandım. Geldiğimde görev yapılmıyordu. Başa geçtim. Örnek oldum. Talimatnameleri, kanunları uygulamaya başladım. Sıkıyönetime, askeri savcı ve hakimlere danışarak görev yaptım. Ama orası cezaeviydi. Hastane, okul, aşk gemisi ve yat kulübü değildi. Benden öncekiler iyi davrandıkları için başarılı olamamışlar.”

 

 

*

 

Yıllar sonra tekrar okuyunca; bu sözleri bir yerlerden hatırladığımı gördüm. Benzer şeyleri, çok önce 1960 yılında, MOSSAD’ın Arjantin’de yakalayarak İsrail’e getirdiği, orada yargılanarak ölüme mahkum edilen eski Nazi subayı Otto Adolf Eichmann da savunmasında tekrarlamıştı.

Nazi iktidarı döneminde Eichmann, Avusturya’daki Yahudilerin tehcirinden sorumlu bir subaydı. Görevi, Yahudilerin toplama ve imha kamplarına nakil işlemini organize etmek, yönetmek ve en az maliyetle daha çok insanı öldürmenin yolunu bulmaktı.

Buldu da...

Naziler iktidardan düşünce bir çok SS subayı gibi kaçtı, Arjantin’e gitti, izini kaybettirdi, kırsal bir bölgede sıradan bir hayat yaşamaya başladı.

Zaman içinde MOSSAD ajanları izini buldu. Onu orada derdest edip İsrail’e getirdiler.

Mahkemeye çıkarma hazırlıkları yapılırken, herkes bir canavarla karşılaşacağını sanıyordu.

 

*

 

O sırada, Amerika’da yaşayan siyaset bilimci Hannah Arendt “New Yorker” için duruşmasını izleme görevini aldı, Kudüs’teki mahkemeye gitti.

O da korkunç bir adamla karşılaşacağını beklerken, daha sonra yazdığı “Kötülüğün Sıradanlığı, Eichmann Kudüs’te” kitabında anlattığı gibi “korkunç derecede normal bir insan”la karşılaştı. Eichmann sakindi, yumuşak başlıydı, hatta sıkıcı bile denebilecek küçük bir askerdi, o kadar.

Eichmann mahkemede şöyle savundu kendini:

“Çok sayıda insanın yer aldığı muntazam işleyen bir sistemimiz vardı. Ben o sistemin bir parçasıydım. Her şeyi nasıl yapılması gerekiyorsa, o şekilde yapıyordum. Ben sadece emirleri uyguluyordum.”

Arendt, Eichmann’ın savunmasını dinledikten sonra, bugün birçok hadisenin açıklanmasında kullandığımız o sihirli kavramı buldu.

“Kötülüğün sıradanlığı...”

Arendt’e göre Eichmann’ın kendi fikri yoktu. Yaptıklarının sonuçlarını muhakeme yetisinden yoksundu. Emir eriydi, görev adamıydı, yap demişlerdi, yapmıştı. Yasaları uygulamıştı. Yaptığı her şeyden sorumluydu ama yaptıklarının kötü bir şey olduğunu bilmiyordu. İşte sıradan kötülük buradan doğuyordu; kötülük yapan insanın kendi fikrinin olmamasından...

Bizler saf kötülerle, işkencecilerle, zalimlerle kendi aramıza bir mesafe koyarız. Kendimizi onlardan görmeyiz. Ama yaptığı şey konusunda fikri olmayan insan, yani sorgulama becerisinden mahrum kişi böyle değildir, o yaptıklarının sonucunu düşünmez, o yüzden gerçek kötü ile onun arasındaki fark ortadan kalkar.

İşte kötülüğün sıradanlığı buradan doğar.

Asıl kötülük fikirsizliktir.

Yap denince yapan, vicdanının sesini dinlemeyen, sorumluluk taşımayan kişi bir süre sonra en kötü kişi olur.

Arendt’e göre, “Bütün kötüler, düşünme yetisi denilen o insani özellikten vazgeçtikleri için kötüdürler.”

Kötülük yapan bir insan, kötülük yaptığını düşünmez, sadece belirli bir sistem içinde doğru ve uygun hareket ettiğini düşünür.

Yaptıkları şeyin kötü bir şey olduğu açıkça ortadayken bile, otorite kendilerinden ahlaksızca bir şey yapmalarını istediğinde, pek az insan otoritenin bu emrine karşı çıkar. Kendi yargısından çok, otoritenin, dolayısıyla çoğunluğun yargısına güvenirler.

 

*

 

Bu yüzden Almanya’da olan korkunç facianın tek sorumlusu Hitler veya Eichmann değildi. Onları zalim yapan bu sıradanlıktı. Kalabalıklar, sıradan korkularını görmezden gelip faşizmi beslediler. Vahşet el birliğiyle inşa edildi. Birçok Yahudi’yi, kendi ırkından başka Yahudiler ihbar etti. Toplu bir histeriydi yaşanan, “kötülük sıradanlaşmıştı” ve hiç kimse bir adım geriye atıp “biz ne yapıyoruz?” sorusunu sormuyordu kendine.

Tıpkı 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da Rum vatandaşlara, 1979’da Kahramanmaraş’ta Alevi yurttaşlara saldıran gözü dönmüş güruhun yaptığı gibi...

 

*

 

Ne Mamak Cezaevi Müdürü Raci Tetik, ne aynı dönemde Diyarbakır Cezaevi’nin komutanı Esat Oktay Yıldıran, ne de Eichmann, “otorite bana bunu emrediyor amenna, ama ben insanım, kötülük yaptığım insan da benim gibi bir insandır” demediler.

Kendileri nasıl otoritenin birer kölesi oldularsa, kendilerine de emirlerini harfiyen yerine getiren köleler yarattılar.

O dönemde MHP Genel Sekreter Yardımcısı olan ve Mamak’ta yatan Yaşar Okuyan, bir seferinde gazeteci Taha Akyol’la Raci Tetik’in huzuruna çıkartıldıklarını söyler ve o anı şöyle anlatır:

“Tetik, bu sefer bize hitaben birçok küfür sarf etti. Diğer rütbelilerin olduğu tarafa dönerek doktoru çağırdı. Sonradan adının Mehmet Yıldız olduğunu öğrendiğim doktora, ‘Ben bu itleri gebertirsem intihar etti diye rapor düzenler misin?’ diye sordu. Doktor da, ‘Emredersiniz komutanım’ dedi.”

 

*

 

Ne Eichmann, ne de Raci Tetik yaptıklarının sonuçlarını hiç düşünmediler. Sıradan görevini yerine getirirken, kurbanlarıyla hiç bir empati kurmadılar, yaptıklarını zerre umursamadılar, sadece amirlerine yaranmaya çalıştılar. Tek bir an bile düşünmedikleri için de vicdan azabı nedir bilmediler.

Arendt işte bu yüzden, Eichmann’ı “insanlığın utanç kaynağı” olarak gördü ve ölüm cezasına karşı çıkmadı.

Eichmann idam edildi ama Raci Tetik yargılanmadı bile.

İlhan Erdost’un avukatı Halit Çelenk, yaptıkları suç duyurusunun sonucunu sıkıyönetim savcısı Nurettin Soyer’e sordu. Soyer’le aralarında geçen konuşmayı, daha sonra yazdığı “Barış Savaşçıları” adlı kitabında şöyle nakletti:

“Soyer: Dilekçenizi işleme koymadım ve koymayacağım.

Çelenk: Neden?

Soyer: Bu albay çok onurlu bir kişidir, soruşturma açarsam hemen görevinden istifa eder.

Çelenk: İstifa ederse daha iyi olur. Siz de, biz de, tutuklular da böyle bir cezaevi müdüründen kurtulmuş olurlar.

Soyer: Yerine gelecek müdürün daha iyi olacağını kim söyleyebilir?”

 

*

 

Savcı haklıydı. Yerine kim gelirse ondan daha iyi olmayacaktı.

Çünkü kötülük çoktan sıradanlaşmıştı.

Cenazesi kalkarken bir gurup mağdurun “onu kötü bilirdik” demesinin sebebi buydu.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!