Devir değişmiş olmasaydı, Irak hacıları engelleyince fatura bizim liderlere çıkardı
Irak’ın binlerce hacı adayımızı yoldan çevirip perişan etmesi gibi bir hadise eskiden meydana gelse neticede neler yaşanırdı bilir misiniz? Zamanın padişahı bile tahtından olurdu! Zira, hac yollarını açık tutmak aynı zamanda hilâfet makamında bulunan padişahın aslî görevi idi ve Üçüncü Selim’in tahttan indirilmesinin gerekçesi olarak da Abdullah bin Suud’un uzun seneler devam edip haccın yapılmasını engelleyen isyanı gösterilmişti...
Irak vize vermedi ve hac için kutsal topraklara gitmek isteyen binlerce vatandaşımız sınır kapılarında perişan oldu... Hacı adayları ve kasaplar geceyi Silopi’deki camilerde ve açıkta geçiriyorlar... Böyle bir iş eskiden yaşansa ne olurdu bilir misiniz? Dallanır, budaklanır ve aynı zamanda halife olan zamanın padişahının başına patlardı! Hilâfetin ve saltanatın meşruiyet şartlarının başında haccın tehlikesiz ve düzenli bir şekilde yapılabilmesini sağlama vazifesi vardı. Aynı zamanda “halife” unvânını taşıyan hükümdar, İslam’ın beş şartından olan hac farizasının yerine getirilmesini sağlayamadığı takdirde o makama lâyık kabul edilmez, ortalık birbirine girerdi... Zira, “Haremeyn-i Şerifeyn” denen Mekke ile Medine, Osmanlı Devleti’nde hilâfet kavramının prestij kaynağı idi. Bu bölgelerdeki otorite kaybı ve kargaşa, padişahın taşıdığı “halife” unvânına hem gölge düşmesi, hem de İslam dünyasındaki nüfuzunun kaybolmasının sebebi sayılırdı.
VEHHABİLİĞİN KURUCUSU
Dolayısı ile haccın emniyetini sağlayamayan hükümdar Suudi Arabistan’da şimdi hüküm süren Suud Hanedanı’nın büyük dedeleri olan Abdullah bin Suud’un 19. asırda kutsal topraklarda yarattığı terörden sonra Üçüncü Selim gibi tahtından bile olurdu. İşte, eski asırlarda yaşanan ve devleti uzun seneler uğraştıran bir hac terörü hadisesinin öyküsü: Abdullah bin Suud; yani Suud’un oğlu Abdullah, Muhammed Abdülvehhab adında bir Arap’ın torunuydu ve tarihlerin yazdığına bakarsanız, dedesi de nâletin tekiydi. Abdülvehhab 1703’te Arap yarımadasının orta taraflarında bir yerlerde doğmuş, küçük yaşta İslâmî ilimleri tahsile başlamış, kendisinden beş asır önce yaşamış bir şeriat âliminin, İbni Teymiyye’nin yolundan gitmiş ve yaşı kemâle erdiği zaman sonraları kendi adıyla anılıp “Vehhabilik” denecek olan mezhebin temellerini atmıştı.
İŞİNİ DAMADI DEVRALDI
Vehhabilik, güya, peygamber zamanındaki hayat tarzına dönülmesi demekti ve Vehhabiler’e göre peygamber devrinde vârolmayan yahut hoş karşılanmayan ne varsa yasak edilmeliydi. Meselâ altın ve ipek kullanmak günahtı; İslâmiyet’te mezar diye bir kavram zaten yoktu, dolayısıyla mezarın değil ziyareti, yerinin belli olması bile haramdı. Abdülvehhab 84 yaşında öldü ve getirdiği inancı yayma işi damadı Muhammed’e düştü. Arap yarımadasının ortasındaki Necd bölgesinde çeyrek asır boyunca sessiz sadasız ve kapalı bir toplum halinde yaşayan Vehhabiler’in dünyaya açılmasını Muhammed’in torunu Abdullah başlattı. Yani, sonraki senelerde Osmanlı’nın başına uzun müddet belâ olan ve haccı bile engelleyen Abdullah bin Suud...
SANDUKAYI YAKTI
Abdullah fikirlerini yaymak ve insanları ikna etmek için tek bir vasıta kullandı: Kanlı bir kılıç! Kıt’a Arabistanı’nın orta bölgelerinde isyan bayrağını açtı, onbinlerce başıbozuğu yanına topladı ve 1801’de Kerbela’ya saldırdı. Çolukçocuk demedi, üç günde 5 binden fazla kafa kesti, hattâ “dinde mezar yoktur” deyip Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin’in sandukasını bile yaktı. Sonra, zamanın padişahı Üçüncü Selim ile valilere mektuplar gönderdi ve aynı zamanda halife olan hükümdarı İslam’a davet etti! Bu kadarla da kalmadı, padişahın isminin hutbelerde söylenmesini de yasakladı... Üçüncü Selim’in kutsal topraklarda artık sadece otoritesi değil, ismi bile kalmamıştı... Başlarında Abdullah’ın bulunduğu isyancılar ertesi sene Taif’e girdiler ve bu defa Taif halkını doğradılar. Mekke ile Medine’nin yolu Abdullah’ın önünde artık açıktı; gitti, her iki kutsal şehri de işgal etti ve kendisine karşı koyan kim varsa kellelerini kesti. Hışmından halifelerin ve din büyüklerinin mezarları bile kurtulamadı; Hazreti Muhammed’in Medine’deki türbesinin haricinde ne kadar mezar varsa, hepsini yerle bir etti. Abdullah’ın isyanından sonra, kutsal topraklara tek bir güç hâkimdi: Terör... Hacca yıllarca gidilemedi ve bütün uyarılara rağmen kelleyi koltuğa alıp Mekke’ye doğru yola çıkanlardan da hiçbir haber gelmedi. İstanbul, Abdullah’ın terörüne karşı çaresiz kalmıştı ve olan zamanın hükümdarı Üçüncü Selim’e oldu. 1807’de isyan eden Kabakçı Mustafa, padişahın haccın emniyetini sağlayamamış olmasını gerekçe olarak kullandı, hükümdar tahtından oldu ve bir sene sonra da katledildi ve yerini alan Dördüncü Mustafa da tahtta bir sene iki ay kalabildi. Yeni padişah İkinci Mahmud’un yapması gereken ilk iş, Abdullah’ın isyanını bastırmaktı.
KAVALALI’DAN YARDIM İSTEDİK
Ayaklanmayı bastırma çabaları yine netice vermedi ve padişah, 1819’da Mısır’dan, orada bir hükümdar gibi hüküm süren vali Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda kaldı. Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa askerin başına geçti ve Mısır ordusu ile Türk birlikleri beraberce Arap yarımadasının iç kısımlarına doğru ilerlediler. Abdullah yakalandı, önce Mısır’a götürüldü, oradan bir gemi ile İstanbul’a yollandı. Binlerce kişinin katili, imparatorluk başkentine 1820 Şubat’ında ulaştığı zaman memleketin Müslüman teb’ası bayram etti, zira hac vazifesi artık eskiden olduğu gibi emniyet içerisinde yapılacaktı! Adalet, yerini birkaç gün sonra buldu: Bostancıbaşı Halil Ağa, Abdullah’ın kafasını Bayezid Meydanı’nda, Sultan Mahmud’un huzurunda tek bir vuruşta kesti ve Osmanlı devrinin hacca bile engel olan bu en kanlı teröristi, mel’anetleriyle beraber tarihe intikal etti. Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde Abdullah bin Suud’un idamı hakkında yazdıklarından yaptığım kısa bir derlemeyi de bu sayfada okuyabilirsiniz...
Hacca engel olanların tepelenmelerini tarihler işte böyle kaydetmişti
19. yüzyılın büyük tarihçisi, din ve hukuk âlimi Cevdet Paşa, kendi adını verdiği tarihinde Abdullah bin Suud’un Arabistan’da yakalanıp İstanbul’a getirilişini ayrıntılarıyla anlatır. Abdullah ile adamlarını getiren gemi Haliç’te özel bir iskeleye yanaşmış, kutsal toprakları talan ettikleri için hırsız muamelesi yapılarak zincirlere vurulan âsiler sorgudan geçirildikten sonra 1820’nin Şubat’ında idam edilmişlerdir.
HIRSIZ MUAMELESİ
İşte, Paşa’nın meşhur “Tarih-i Cevdet”inde 11. cildin 15. sayfasından itibaren anlattığı İstanbul’a getiriliş öyküsünün günümüz Türkçesi ile özeti: “...Mısır’dan İstanbul’a gönderilen Abdullah bin Suud’la adamlarını taşıyan gemi Haliç’e girdi ve Eyüpsultan yakınlarındaki Defterdar İskelesi’ne yanaştı. ...Abdullah ile adamlarının boyunlarına çifte zincir vurulmuştu. Divanyolu’ndan geçirilip Babıali’ye getirildiler ve sadrazamın huzuruna çıkartıldılar. Sadrazam, Abdullah’ı Mısır’dan getiren kapı kethüdasına, tatar ağasına, geminin kaptanına ve diğer görevlilere samur kürkler hediye etti ve herbirine ömür boyu gelir bağladı. Abdullah’la adamları Bostancıbaşı’nın hapishanesine gönderilip Mekke’yle Medine’den çaldıkları malların ortaya çıkartılması için üç gün boyunca sorguya çekildiler. Hünkâr, o gün yapılan cirit ve mızrak oyunlarını seyretmek için eski saraya gitmişti. Abdullah’ı da adamlarıyla beraber eski saraya götürüp huzura çıkardılar. Hünkâr mahkûmları bir müddet seyrettikten sonra idamlarını emretti. Sorguları sırasında Mekke’yle Medine’den ve Hazreti Hüseyin’in türbesinden çaldıkları bazı mallar hakkında Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın hapsettiği öteki adamlarının bilgi sahibi olduklarını söylemişlerdi. Bu konuda Mısır’a gerekli yazılar yazıldı. Daha sonra kahvecibaşı Mehmed Ali Paşa’yla oğlu İbrahim Paşa’ya kılıç, kalkan ve ödül fermanları götürdü...”
PADİŞAHIN KESKİN KILICI
Aynı olayları, tarihçi ve devlet adamı Eyüp Sabri Paşa da “Tarih-i Vehhabiyân” isimli eserinde şöyle yazacaktı: “...Sorgulama bittikten sonra padişah eski saraya gelip asileri huzuruna getirtti ve aşağılamak amacıyla huzurunda yarım saat ayakta bekletti. Ardından, Sadrazam Derviş Paşa, Şeyhülislâm Mekkizâde Mustafa Asım Efendi ve Kapudan-ı Derya Hasan Paşa‘ya hitaben âsilerin her birinin İstanbul’un kalabalık yerlerinde boyunlarının vurulması ve bu işi de Bostancıbaşı Halil Ağa’nın bizzat icra etmesini emretti. Bu emir üzerine Suud oğlu Abdullah’ı saray meydanında, Tami-i Kâhtanî’yi Alay Köşkü önünde, ‘hazinedar’ denilen adamını Mercan Çarşısı’nda idam ettiler. Vehhabilerin ileri gelenlerinden Osman sarayda Bâb-ı Hümâyûn’un önünde, diğerleri de yine kalabalık yerlerde boyunları vurularak katledildiler. Vehhabi’nin nesli, Mahmud Han’ın kılıcı ile kesildi ve bu şekilde katillerinden sonra büyük şenlikler yapıldı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile oğlu İbrahim Paşa’ya kıymetli kılıçlar ve kaftanlar gönderildi...”
- Edebiyat allâmesi iki kardeşin yaptıkları sessiz bağışların ve ödüllendirilmelerinin öyküsü37 dakika önce
- Konserler için ödenen bu meblâğları, musiki tarihimizin en büyük üstadları hayatları boyunca alamamışlardır!4 gün önce
- Atatürk'ün Amerikalı bir kadın gazeteciye verdiği, 89 sene önce sansür edilen ve unutulan mülâkatı1 hafta önce
- Kurumaya başlayan Bafa Gölü'nü bu hâle getirenler Bülent Ecevit ve 1970'lerin CHP'sidir!2 hafta önce
- PKK'ya 30 seneden buyana istediği herşeyin birkaç katını verdik ama terör bitmiyor, zira maksat artık başka!3 hafta önce
- Büyük devlet olmanın yolu kendi silâhını bizzat yapmaktan geçer ve kredi kartlarından alınacak 750 lira bu yolda sadece bir katredir!1 ay önce
- Tarih boyunca hiç vârolmayan Lübnan'ı, Abdülhamid'in Washington Elçisi kurmuştu1 ay önce
- Mahzun prenses Fazile vefat etti1 ay önce
- Hortlayan bir dert: İttihadçılık2 ay önce
- Öküzün altında buzağı aramayın! Harbokulu'ndaki gösteri, disiplinsiz bir eylemden ibarettir, o kadar!2 ay önce