Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

DÜN bazı gazetelerin internet sitelerinde bir mahkemenin Park Otel hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdiği yazılıydı...

Bazı haberler şimdilerde tuhaf bir dil ile yazılır oldukları için bu haberde ne denmek istediğini birkaç defa okumama rağmen pek anlayamadım. Ayaspaşa'da neredeyse yirmi küsur seneden buyana devam eden Park Otel inşaatı ile ilgili olarak birileri dava açmış, filânca dosya numaralı dâvâ falanca mahkemeye gitmiş, bilirkişi bilmemne demiş, sonra da mahkeme yürütmeyi durdurmuş, vesaire, vesaire...

PAŞAYI HATIRLATTI

Bu şekilde dünya kadar ayrıntı ile dolu ve anlaşılmaz biçimde yazılmış olan haberden neyin durdurulduğunu, inşaatın bu karardan sonra artık yapılmayacağını mı yoksa daha önceden getirilen bir kısıtlamanın mı kaldırıldığını anlamak mümkün değildi.

Dolayısı ile gelişmenin üzerinde durmadım ama haberde İstanbul'un bir zamanlar en seçkin mekânlarından olan Park Otel'in ismini görünce eski sahiplerini, Osmanlı İmparatorluğu'nun son sadrazamı Tevfik Paşa ile Paşa'nın ailesini hatırladım...

UZAYDAKİ HELALAR

Kırım Hanları'nın soyundan gelen Tevfik Paşa devlet hizmetine diplomatlıkla başlamış, sonra yükselmiş, birkaç defa dışişleri bakanı olmuş, zamanla daha da tepelere çıkmış ve birkaç defa sadrazamlığa gelmişti.

Bundan seneler önce yıkılan ve yerine yeni bir binanın inşa edildiği Park Otel aslında son sadrazam Tevfik Paşa'nın konağı idi ve hayata 1936'da 93 yaşında iken veda eden Paşa'nın ailesi tarafından otel haline getirilmişti...

Tevfik Paşa'nın hayatını torunlarından Şefik Okday kaleme alıp çok sayıda fotoğraf ve belge ile beraber 1986'da yayınlamıştı ve daha başka kitapları da olan Şefik Bey, Türkiye'de üzerinde pek kimselerin eser vermediği bir diğer alanda da eser vermişti: Helâ, yani tuvalet tarihi alanında...

Paşa'nın oğlu Ali Nuri Bey'in çocuğu olan Şefik Okday 1909'da doğmuş, Berlin'de mühendislik okuduktan sonra Türkiye'ye dönmüş, bir yandan teknik kitaplar yazıp üniversitelerde ders verirken bir yandan aile şirketlerini idare etmişti. Tarih alanında iki önemli kitabı vardı: "Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa"da büyükbabasını, "Padişah Yaveri İki Sadrazam Oğlu Anlatıyor"da da babası Ali Nuri Bey ile Sultan Vahideddin'in damadı olan amcası İsmail Hakkı Bey'i anlatıyordu...

Şefik Bey, sözünü ettiğim diğer kitabını vefatından on sene kadar önce, 1993'te yayınladı: 232 sayfalık eserinin ismi "İçine Ettiğimizin Dünyası" idi ve hepimizin hergün belki de birkaç defa yaptığımız "içine etme" faaliyetinin tarihinden bahsediyordu... Yani "helâ" kavramının geçmişini anlatıyor, kültürel kaynaklarını veriyor, doğu ve batı helâlarının sentezini yapıyor, tuvalet kavramının politikadaki ve mizahtaki yerinden sözediyor, hatta sadece dünyadaki değil uzaydaki helâları da inceliyordu...

ALTI BİN YILLIK

Eserini "Haydi, bir de kenef kitabı yazayım" gibisinden bir düşünceyle ve çalakalem değil, Japonya'da yapılan ilmî bir araştırmaya yardım etmek için kaleme almıştı. Bir akrabası Japonya'da dünya helâları üzerine doktora yapıyordu; Şefik Bey bu gence yardım etmek için kaynak aramaya başlamış ve hem akrabasına, hem de kendisine yetecek kadar bol kaynak toparlamıştı... Bu kadar bilgiye sahip olunca da, toparladığı mâlûmatın yazık olmaması için oturup "İçine Ettiğimizin Dünyası"nı yazmıştı...

Bilinen tarihi altı bin sene öncesine dayanan tuvaletlerin geçmişini merak ediyorsanız, işemenin vergilendirilmesini, jimnastik öğretmenleri tarafından verilen işeme derslerini, onbeş kişilik özel tuvaletlerde yapılan akademik sohbetleri, Avrupa krallarının popolarını en sevdikleri kişilere nasıl temizlettiklerini ve Avrupa'nın helâsız sarayları gibi ilginç enstantaneleri merak ediyorsanız, Şefik Bey'in kitabını temin etmeye çalışın ve okuyun...

KAVANOZDAKİ GÜL REÇELİ

Bu yazıyı, son sadrazam Tevfik Paşa'nın torunu Şefik Okday'ın kitabında anlattığı bir fıkra ile noktalayayım:

Gece yatısına davet edildiği evde sıkışan ve tuvaleti de meşgul bulan misafir dayanamaz, gözüne ilişen kapaklı bir vazoya içini boşaltır, sonra kapağını sıkıca kapatır ve vazoyu yerine koyar...

Aradan bir yıl kadar geçer ve bu defa hadisenin olduğu evin sahipleri misafiri ziyarete gelirler... Vazoyu dolduran eski misafir vicdanını hafifletmek istemektedir; dayanamaz ve yaptığı marifeti söyleyip gelenlerden özür diler...

Anlatılanları hayretle dinleyenlerden birinden şaşkınlık dolu bir mırıltı yükselir, "Annem haklı imiş" der. "Kavanozdaki gül reçelinde hafif bir bok kokusu olduğunu boşuna söylememiş"...

Şefik Okday'ın kitabından bazı helâ enstantanelerini, bu sayfadaki kutularda okuyabilirsiniz...

Sarayın ilk alafranga tuvaleti Kayzer'in şerefine yapılmıştı

Osmanlı saraylarındaki bütün helâlar, evlerde olduğu gibi alaturka idi, sarayda bile alafranga tuvalet yoktu ve saraylarımız Avrupaî tuvaletler ile 1889'da, Alman İmparatoru Wilhelm'in sayesinde tanıştılar...

"Kayzer" yani Alman İmparatoru Wilhelm, 1889 Kasım'ında İstanbul'a resmi bir ziyaret yaptı. Yanında karısı İmparatoriçe Augusta Victoria da vardı. Ziyaretin son derece önemli olduğunu bilen zamanın padişahı İkinci Abdülhamid, misafirin şık bir biçimde ağırlanması için elden gelen herşeyin yapılmasını buyurdu ve hazırlıkları bizzat takip etti.

TUVALET DERDİ

Osmanlı protokolünü ziyadesiyle ürküten mesele, İmparator ve imparatoriçe hazretlerinin def-i hacette bulunmak istedikleri zaman sıkıntıyla karşılaşmaları ihtimali idi. Bizim alaturka tuvaletleri kullanmaları tabii ki mümkün değildi ve öncelikle bu derdin halledilmesine çalışıldı.

ÇARŞIDAKİ KLOZET

Wilhelm, İstanbul'a bir yatla gelmekte idi ve ilk tedbir karaya çıkacağı yer olan Dolmabahçe Sarayı'nda alındı. Sarayın alaturka helâlarından biri hemen alafrangaya çevrildi ve imparator ile imparatoriçe sarayda kaldıkları müddetçe mâlûm işi burada huzur içerisinde hallettiler.

İmparatoriçenin de İstanbul'u gezdiği sırada ne şekilde rahatlayacağı bile düşünüldü ve Augusta Victoria'nın ziyaret edeceği Kapalıçarşı'ya da şık bir alafranga tuvalet yerleştirildi! Ama boş yere zahmete girilmişti; imparatoriçe Kapalıçarşı ziyareti sırasında "elini yıkama" ihtiyacı hissetmedi ve helâ boş kaldı.

Bu misafirperverliğin aynını bir asır sonra bir başka devlet başkanı için gösterdik: 1980'lerde İstanbul'a gelip Dolmabahçe Sarayı'nda bir davete katılan zamanın ABD Başkanı George Bush için merasim salonunun hemen yanıbaşında lüks bir alafranga tuvalet yaptık!

Kayzer Wilhelm'in Almanyası'nın tarihinde asırlar öncesine dayanan başka helâ maceraları da vardı...

Şefik Okday, "İçine Ettiğimizin Dünyası"nda bu maceralardan birini, 17. yüzyılın meşhur âlimi Gottfried Leibniz'in içine etmeye yarayan "kitabının" öyküsünü şöyle anlatır:

KİTABIN İÇENE ETTİ

"...Matematikçi, fizikçi ve filozof Leibniz'e, Almanya'nın Hannover şehrindeki sanat müzesinde özel bir oda ayrılmıştır. Burada bulunan kitaplar arasında kocaman fakat içi boş olan bir cilt filozofun dikkatini çeker. Kitaba benzeyen bu 'kitap kabı' incelendiğinde açılabilir, ortasında büyük bir deliği bulunan, arkalıksız bir tahta iskemle olduğu görülür.

Leibniz, bunu faytonuyla yaptığı bütün yolculuklarda yanına alır, sıkıştığında faytonu durdurtur, kitap kabına benzeyen oturma yeri delikli iskemlesini çayıra kurar ve rahatlarmış. Ancak nasıl temizlendiğine dair kaynaklarda bir bilgi bulunmamaktadır ve bu da zaten o dönemin Avrupa'sında pek önemli sayılmamaktadır".

Avrupa'da "Gardy-loo!" çığlığını duyarsanız hemen bir yere sığının!

Bu kutuda gördüğünüz gravür, Paris'te 19. yüzyılın başlarında hemen her gün rastlanan bir sahneyi anlatıyor: Kadının biri evinin penceresinden sokağın ortasına güpegündüz bir lâzımlık boşaltıyor!

Görüntüler, "helâ" kavramıyla bir hayli geç tanışan geçen asrın Avrupa'sında sıradan bir olayı aksettiriyor... O dönemde sokakta yürürken yaşanabilecek tehlikelerin en büyüğü, insanın kafasına ağzına kadar dolu bir lâzımlığın boca edilmesi idi ama Fransızlar bu işin tedbirini almışlardı: Lâzımlığı sokağa dökecek olan kişi evinin penceresini açıp avazı çıktığı kadar "Gare a l'eau!!!" yani "Suya dikkaaatt!!" diye haykırır, sokaktan geçenler ihtarı duyunca sipere girer gibi hemen yolun ortasına yahut karşı kaldırıma koşuşurlar ve birkaç saniye sonra etrafı bir koku kaplardı, zira pencereden dışarıya boşaltılan lâzımlığın muhteviyatı sokağın ortasına yayılmış olurdu.

Paris'teki bu uygulama zamanla İngiltere'ye de geçti, "Gare a l'eau!" nidası İngilizceleşip "Gardy-loo!" halini aldı ve haykırışı işiten Londralılar da koşuşturup kaldırım değiştirmeye başladılar.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar