Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

TÜRKİYE'de günlerden buyana bir "Haşhaşîler" tartışmasıdır gidiyor...

"Haşhaşî" dendiğinde, akıllara ilk önce 12. asırda İran'ın kuzeyindeki Alamut Kalesi'ni kendine üs edinmiş olan Hasan Sabbah'ın ismi gelir ve bu isim telâffuz edildiğinde yetiştirdiği fedailer, bu fedailere işlettiği cinayetler, uyuşturucu hikâyeleri ve terör, yani korkunun hâkim olduğu bir efsaneler yumağı hatırlanır...

Asırlardan öncesinden gelen bu efsanelerde belki kısmen doğruluk payı vardır ama Haşhâşîlik'in şimdi üzerinde pek durulmayan başka yönleri de mevcuttur. Meselâ, bugün geçmişte sadece bir terör örgütünden ibaret olduğu zannedilen Haşhaşîlik, aslında bir devletin, Hasan Sabbah'ın 11. asırda İran'da kurduğu ve resmî adı "Nizarî-İsmailî" olan bir devlete verilmiş olan değişik isimlerden biridir.

Tam ismi Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Muhammed bin es-Sabbah el-Himyerî er-Râzî olan Hasan Sabbah, Yemen taraflarından İran'a göçetmiş Şii bir aileye mensuptu. 1046'da veya 1053'te İran'ın Kum şehrinde doğdu. Genç yaşında Şiiliğin uç inançlarından olan ve Hazreti Muhammed'in torunu İmam Caferu's-Sadık'ın oğlu İsmail'i "imam" kabul eden İsmailiye mezhebine girdi ve İsmailî inancının Nizarî kolunu benimsedi. Sıkı bir eğitim gördü ve uzun seyahatlerle dolu bir gençlik yaşadı, inançlarını yaymak için Şam'dan Horasan'a kadar defalarca gidip geldi, sonraki senelerde Hazar Denizi yakınlarındaki Alamut Vadisi'ni ele geçirdi ve burayı 1090 ile 1124 arasında devam eden devletinin merkezi yaptı.

Hasan Sabbah'ın devletinin hedefi hem Kur'an'ın bir "dış", bir de "iç" mânâsı olduğu görüşüne dayanan batınî inançlarını yaymak, hem de bölgenin önemli merkezlerini ele geçirmekti ve bu hedef için devlet adamlarının öldürülmesine kadar uzanan her yol uygulandı. Öldürülenler arasında Selçuklu İmparatorluğu'nun meşhur veziri Nizamülmülk ile o senelerde bölgenin altını üstüne getiren Haçlılar'ın ileri gelenleri de vardı.

Nizarî-İsmailî Devleti, Hasan Sabbah'ın 1124'teki ölümünden sonra bir asır daha devam etti ve Moğollar'ın 1256'da Alamut Kalesi'ni yıkıp İsmailî imamı Rükneddin Hürşah'ı idam etmeleri ile son buldu.

Hasan Sabbah'ın bugün artık unutulmuş taraflarından biri, zamanının büyük âlimlerinden kabul edilmesi ve Alamut Kalesi'nde o devrin en zengin kütüphanelerinden birini kurmasıdır. Mısır'da kendi sanatını ve kültürünü yaratmış olan Şiiî Fatımî devleti ile İran'ın değişik bölgelerindeki Batınî düşüncelerinden beslenen İsmailî inancına bağlı olan Hasan Sabbah'ın kütüphanesi Moğollar tarafından yakılmıştır ama o kütüphaneden kurtarılan ve şimdi İran'da muhafaza edilen sadece birkaç kitap bile Alamut'un siyasî tarafının yanında nasıl önemli bir merkez olduğunu gösterir.

Zaten, "Haşhaşî" diye bilinen ve aslında "Nizârî İsmailîsi" olan mezhebin geçmiş asırlardaki mensupları arasında o devrin büyük âlimleri de mevcuttur. Meselâ astronomi tarihinin en büyük isimlerinden olan ve 1201 ile 1274 arasında yaşayan Nasreddin-i Tûsî ile modern bilimlerin, özellikle de optik ilminin kurucularından kabul edilen ve batı dünyasında "Alhazen" diye bilinen 11. asır âlimi İbni Heysem, İsmailî tarihinin önde gelen isimlerindendir. Tıbbın kurucularından olan İbni Sina'nın İsmailî olup olmadığı da hâlâ tartışılmaktadır.

"Haşhaşî" kavramı artık sadece tarih kitaplarında ve bir haftadan buyana Türkiye'nin gündeminde geçiyor ama Haşhaşîler'in bağlı olduğu İsmailî mezhebinin şu anda 20 milyon civarında mensubu var. Çoğu Hindistan'ın kuzeybatısında yaşıyor, geri kalanları da dünyanın dört bir yanına dağılmış haldeler.

Mezhebin lideri de, jet sosyetenin çok tanınmış bir ismi: Kendisine bağlı olanların mezhep kuralları gereği yıllık kazançlarının sekizde birini bağışlamaları sayesinde sahip olduğu 12 milyar dolarlık servetini dünyanın dört bir tarafında gayrımenkullere yatıran, 600 adet birbirinden kıymetli yarış atına sahip olan, aile boyu çapkınlıkları ile isim yapan ve arada bir dağıttığı mimarî ödüllerle kendinden bahsettiren Ağa Han...

Marco Polo'nun tartışılan Hasan Sabbah ifadeleri

ALAMUT Kalesi, kalenin şeyhi Hasan Sabbah, fedaileri ve haşhaş içirilen fedailerin işlediği cinayetler ile ilgili en etraflı bilgi, 13. yüzyılın meşhur İtalyan gezgini Marco Polo'nun seyahatnamesinde geçer ama seyahatnamenin bizzat onun tarafından yazılıp yazılmadığı, verdiği bilgilerin gerçek olup olmadığı, hattâ Marco Polo'nun Çin'e iddia ettiği gibi hakikaten gidip gitmediği konuları tartışmalıdır.

İşte, Marco Polo'nun seyahatnamesinde geçen ve gerçek olup olmadığı hâlâ bilinmeyen Hasan Sabbah, Alamut ve fedailer konusundaki ifadelerden bazı bölümler:

"Şeyh, kalenin arkasındaki uzun vadiyi zamanının en güzel bahçesi haline getirmişti. Dünyaya meydan okuyormuşcasına yükselen Alamut'u aşmadan buraya girmek imkânsızdı. Vadide birbirinden zarif köşklerle şarap ve süt akıtan çeşmelerin arasında en nadide çiçekler açar, ağaçlar yükselirdi. Her köşeye, dünyanın en güzel kızlarından bir grup yerleştirilmişti. Kızların hepsinin sesi güzeldi. Şarkı söylemeyi, dansetmeyi ve birkaç çalgı çalmayı bilirlerdi. Aşk oyunlarında da üzerlerine kimse yoktu.

Yirmi yaşına basmış delikanlılar arasında sağlıklı, gözü kara, tehlikeye aldırış etmeyen ve Şeyh'e her bakımdan bağlanabilecek durumda olanlar Alamut'a getirilirlerdi. Bunlara bir müddet Hasan Sabbah'ın cennetiyle ilgili efsaneler anlatılır, daha sonra teşkilâtın büyüklerinden biri tarafından tek tek Şeyh'in huzuruna çıkartılarak törenle tarikata kabul edilir ve Sabbah'ın ayaklarına kapanan genç 'fedai adayı' olurdu.

Sabbah, gence içerisinde bol miktarda haşhaş bulunan ama tam formülünü sadece kendisinin bildiği meşhur içkisinden içirir, kendinden geçen delikanlı 'cennet' denen bahçeye bırakılırdı. Delikanlı bir müddet sonra ayılır, kendisini dünyanın en güzel köşelerinden birinde ve birbirinden güzel genç kızlar arasında bulur, her arzusu yerine getirilir ve hem Sabbah'ın büyüklüğüne inanır, hem de sonsuza kadar burada kalmayı isterdi.

Tarikatın büyükleri, gence birkaç gün sonra yeniden uyuşturucu içirirlerdi. Kendinden geçen genç bu defa kaleye taşınır, ayıldıktan sonra "Vadideki cennete dönmek istiyorsa Şeyh'in istediği işi yapması gerektiği" söylenirdi.

Hayal bahçesine tekrar kavuşmaktan başka birşey düşünemez hale gelmiş olan genç bu defa Hasan Sabbah'ın huzuruna çıkartılırdı. Şeyh söze 'İlk vazifeni yerine getirmenin ve bana bağlılığını ispat etmenin zamanı geldi' diye başlar, 'Bir düşmanımın öldürülmesi gerekiyor ve bu işi sen yapacaksın. Görevini başarıp döndüğünde yeniden cennete gireceksin. Düşmanımı ortadan kaldırır ama onun adamları tarafından öldürülürsen aynı cennette yaşamaya yine hak kazanırsın. Meleklerimi yollar, seni buraya getirtirim. Ama başaramadan gelir, yakalanır yahut işi bitirmeden öldürülürsen cennetimin kapıları sana kıyamete kadar kapanır' der ve öldürülmesi istenen kişi, bütün bunlardan sonra mutlaka ölürdü".

UNESCO ve İran, Hasan Sabbah'ın Alamut Kalesi'ni restore ediyorlar

"ALAMUT Kalesi" dendiğinde Elbruz Dağları'nın ulaşılması oldukça zor tepelerinden birinde Hasan Sabbah tarafından kurulan kale hatırlanır ama Alamut tek bir kale değil, İran'ın kuzeyindeki Kazvin bölgesinde aynı isimli vadide bulunan Hasan Sabbah, Meymun Dey, Şirkuh, Navizarşah, Hostin Lar, Eylan, Şahrak ve Lembesar isimlerini taşıyan bir kaleler zinciridir.

Bu kalelerin en büyüğü ve en meşhuru, Hasan Sabbah'ın kendisine üs olarak seçtiği kaledir ve şimdi "Alamut" dendiğinde kastedilen mekân da burasıdır.

Alamut Kaleleri, İran Kültür Mirası ve Turizm Teşkilâtı tarafından birkaç sene önce koruma altına alındı, UNESCO'ya da tescil ettirildi ve Gazor Han köyünün civarında, deniz seviyesinden 2163 metre yüksekte bir tepenin üzerine inşa edilmiş olan Hasan Sabbah Kalesi'nde restorasyona girişildi.

Moğollar'ın 1256'da yerle bir ettikleri kalenin temellerini ortaya çıkartan restoratörler, şimdi kale hakkında eski tarih kitaplarında, seyahatnamelerde ve İsmailî kaynaklarında yazılı olan bilgilerden de istifade ederek inşaata devam ediyorlar. "Kültürel merkez" ilân edilen bölgeye yerli ve yabancı çok sayıda turist geliyor ancak inşaat kalenin malzeme naklini son derece güçleştiren yüksek bir yerde bulunması dolayısı bir hayli ağır seyrediyor.

Ben, Hasan Sabbah Kalesi'ni bundan 32 sene önce, 1982 sonbaharında İran'da muhabir olarak bulunduğum sırada görmüştüm. Tahran'dan kiraladığım bir otomobil ile Ağrı'nın Gürbulak sınır kapısına giderken Zencan üzerinden Kazvin'e uğrayıp Alamut Vadisi'ne ve Gazor Han'a geçmiş ve kaleye tırmanmıştım.

O senelerde İran-Irak savaşı bütün şiddeti ile devam ediyordu, Alamut henüz turistik mekân ilân edilmemişti, kalenin yolu bile yoktu, kartal yuvasını andıran tepeye köy sakinlerinden birinin refakatinde iki saat kan-ter içerisinde çıkabilmiştim.

Burada yeralan fotoğraflar, Hasan Sabbah Kalesi'nin şimdiki halini gösteriyor ve 1982'nin Alamut'u ile bugünün Alamut'u arasında dünya kadar fark var.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar