Yarın akşam 21.00’de Türkiye’nin beklediği İmamoğlu-Yıldırım yayını var. Bu tarz ekran düellolarını ısrarla isteyen taraf hep CHP kanadı oldu. AK Parti cephesi ise bu fikre hep uzak durdu.

Fakat ilginçtir, şu an CHP çevrelerinde kendi istedikleri bu yayınla ilgili çok yoğun ve derin şüpheler var.

Üstelik moderatör açıkça CHP’yi destekleyen bir gazeteci olacak. Buna rağmen parti içindeki huzursuzluk bitmek bilmiyor.

Birkaç gündür Güney Afrika’dayım. Bu güzel ve hüzünlü ülkedeki gözlemlerimi aşağıda ve ileriki günlerde anlatacağım ama buradayken bir yandan da kritik konumdaki CHP’lilerden aldığım telefonlar beni şaşırtıyor.

Özellikle CHP İstanbul il örgütü kaynıyor. Örgüte görüşü sorulsa Ekrem İmamoğlu’nun bu yayına çıkmaması yönünde bir eğilim olduğu söyleniyor.

CHP’li sosyal medya hesaplarına bakın, yayını istekle bekleyen tek bir kişi yok. Gerçekten çok tuhaf bir durum…

Zaten bu yayında moderatör olmak için özel uğraş sarf eden Uğur Dündar’ı bu işten caydıran da CHP’li kitlelerin yoğun baskısı oldu. Adeta linç ettiler Dündar’ı.

Şimdi de sosyal medyada CHP’li çevrelerde Küçükkaya’ya yönelik büyük güvensizlik görünüyor. Zira dün İsmail bazı isimlere dava açacağını ifade etmiş.

Kendi tabanından Ekrem İmamoğlu’na yayına çıkmaması yönünde ciddi bir baskı var ama İmamoğlu sözünden dönen insan konumuna düşmek istemiyor. Aynı şekilde Canan Kaftancıoğlu da bu görüşte. Kısacası ok yaydan çıkmış durumda.

CHP içinde Binali Bey’in ısrarla CHP’li gazeteci talep etmesi atağına karşın hazırlıksız kalındığı görüşü ağır basıyor. Bu durumun aksi tesir etmesi ihtimalinden korkuluyor.

Biliyorsunuz o panikle CHP’nin görüşüyle Fatih Portakal ismi reddedildi yoksa Binali Yıldırım’ın Dündar’dan sonra ikinci tercihi Portakal’dı. Ancak CHP bu ismi istemedi.

Peki AK Parti kanadı bu yayına nasıl yaklaşıyor? CHP’nin aksine iktidar kanadında inanılmaz bir rahatlık var. Binali Yıldırım cephesi son derece sakin. Tayyip Erdoğan ise bu düello işine hiç karışmıyor. Son günlerde Erdoğan büyük devlet ve uluslararası ilişkiler meseleleriyle ilgilenip İstanbul olayını parti kurmaylarına delege etmiş durumda. Şu an parti liderliği şapkasından ziyade devlet başkanlığı şapkasını kullanıyor.

Yarınki yayın meselesi bana sorulunca şunu söylüyorum: Bu pilav daha çok su kaldırır.


***

Güney Afrika’da ne işim var?

Cape Town,

2010 Mart’ında dünyanın en zalim rejimlerinden biri olan ve Apartheid olarak adlandırılan baskı ve dikta düzeninin izinden, bu zalimliği bitiren aktörlerle konuşmak için gelmiştim Güney Afrika’ya. O dönem çalıştığım AKŞAM Gazetesi için hem Cape Towm hem Johannesburg’da sürecin müzakerecileri, insan hakları savunucuları ve avukatlarla görüşmüş ve kapsamlı bir yazı dizisi hazırlamıştım.

Johannesburg’da Mandela’nın evinde.
Johannesburg’da Mandela’nın evinde.

Şimdi Cape Town’da güneşli bir kış günü, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu eski Direktörlerinden Faunnie De Tout’nun canlı tanıklıklarını dinlerken baktım, üzerinden 9 yıl 3 ay geçmiş…

Güney Afrika’ya beni ikinci kez getiren Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün (DPI) daveti. Türkiye’den çok değerli isimlerle kapsamlı bir program için buradayız. Pretoria’da bir toplantı salonuna kapanıp sabahtan akşama kadar başta iki baş müzakereciden biri olan Roelf Meyer ve Mandela’nın hapis yattığı Robben Adasında aynı dönem 20 yıl kalan ANC’nin efsane isimlerinden İbrahim İbrahim olmak üzere birçok önemli aktörü dinledik. Johannesburg’da Mandela’nın evini gezdik. Ve Türkiye Büyükelçiliğine güzel bir öğle yemeği ziyareti yaptık.

Güney Afrika Büyükelçimiz Elif Çomoğlu Ülgen.
Güney Afrika Büyükelçimiz Elif Çomoğlu Ülgen.

BÜYÜKELÇİLİKTE KADIN FARKI

O ziyarette kadınların her alanda nasıl farklılıklar yaratabildiğini bir kez daha gördüm. Pretoria’daki Büyükelçimiz Elif Çomoğlu Ülgen çok etkileyici, konusuna çok vakıf ve iletişimi kuvvetli bir diplomat. Elbette başarılı birçok erkek büyükelçimiz var ancak Elif Hanım’ın her türlü detayla teker teker ilgilenmesi ve ev sahipliği tam bir kadın farkıydı…

ONARICI ADALET VE YÜZLEŞME KÜLTÜRÜ

3 günlük Pretoria ve Johannesburg temaslarından sonra görkemli sahilleri ve evleri ile meşhur Cape Town’a geldik. Bu yazıyı toplantı odasında o görkeme tezat yaşanan vahşet hikayelerini dinlerken yazıyorum. Etraftaki huzur havasına kapılmamak zor, halbuki tam da burada, bu güzel ülkenin dört bir yanında dünyanın en zalim, Hitler Almanya’sı, Stalin Rusya’sı, Milosevic Yugoslavyası ile yarışabilecek bir vahşet yaşandı.

Foto: Kezban Hatemi
Foto: Kezban Hatemi

Güney Afrika’da nüfusun yüzde 85’i siyah. Yüzde 9’u beyaz, yüzde 2 Hindu-Malay, geri kalanı ise melez olarak adlandırılıyor. Hollandalı ve İngilizlerin ülkeye gelişi ile başlayan, bir dönem Segregation diye adlandırılan, 1948 yılında ise Apartheid (Afrikaan dilinde ayrılık anlamına geliyor) ismi altında kurumsallaşan rejim, olabilecek en keskin kast sistemini getiriyordu.

GELECEK KUŞAKLAR İÇİN YÜZLEŞMEK

Siyahlara oy hakkı yok, eğitim hakkı çok kısıtlı, birlikte yaşama alanı yok, aynı kaldırımda yürüme hakkı dahi yok! Şehirler çok keskin çizgilerle ayrılmış, siyah, beyaz ve melezler için ayrı alanlar oluşturulmuştu. Siyahlar beyaz alanlarına yalnızca hizmetkâr olarak girebiliyorlar, akşam 8’de çalan keskin sirenle o alanları terk etmek zorunda kalıyorlardı. 8’i geçirene hapis cezası vardı. İbrahim İbrahim’e sordum. Bu korkunç uygulamaya “white by night” deniyormuş.

Apartheid müzesi.
Apartheid müzesi.

BİR TOPLUM HEP BİRLİKTE 18 AY AĞLAMIŞ

Rejim yalnızca ayrım yapmakla kalmıyor, sınırsızca şiddet de uyguluyordu. Siyahlara saldırmanın, hatta öldürmenin bedeli yoktu. Bir nevi kölelik düzeni devam etti yıllar boyu. Mandela ve ANC işte bu koşullardan çıktı.

İleriki yazılarda detaylarıyla anlatacağım ancak bu gün Cape Town’daki toplantılardan vakit bulduğum kısa ara zamanda şu kadarını söyleyeyim: Bu ülkede yaşanmış vahşet ve acının boyutunu insanın aklının alması zor. Henüz 1994’te sona ermiş bir rejimden bahsediyoruz, rejim bitmiş ama farklı açılardan şiddet sürüyor. Yine de böyle bir kabusu Güney Afrika yüzleşerek ve “onarıcı adalet”e başvurarak atlattı. Aynaya bakarak yaralarını sardı.

Her şeyiyle ayrılmış bir toplum- Apartheid müzesinin kapısı.
Her şeyiyle ayrılmış bir toplum- Apartheid müzesinin kapısı.

1994’te kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ile ilgili detaylı sunumlar dinledik, o dönemin kayıtlarını izledik. Bir televizyon ve radyo kanalının 18 ay boyunca naklen yayınladığı süreçte Apartheid döneminde politik cinayetler, yaralamalar ve kayıpların failleri kendileri ortaya çıkmış, maktullerin ya da kayıpların aileleri ile yüzleşmişlerdi.

Elbette Güney Afrika bizden çok farklı bir toplum. Bu örneği görünce kendi sorunlarımız çok daha kolay çözülebilir görünüyor gözüme. Ancak Güney Afrikalılar, bunca acı ve katmanlaşmış vahşete rağmen savunma ya da saldırma pozisyonunu bir kenara koyup öncelikle gerçeklere göğüs gerebilme metanetini gösterebilmişler.

Devam edeceğim…

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!