Habertürk TV’de çarşamba akşamı yaptığımız Ekrem İmamoğlu söyleşisi çok izlendi, ses getirdi ve çok konuşuldu. Konuşulmaya da devam edecek gibi görünüyor.

Benim Ekrem Bey ile aramda geçen bazı diyaloglar özellikle sosyal medyada sürekli döndürülüyor. ‘Bitanesi’ gibi komik muhabbetleri bir yana bırakıyorum. Ancak Kanal İstanbul ve bilim konusu ile alakalı bir şeyler yazmak isterim.

Yayında söylediğimi tekrar edeyim: Kanal İstanbul’un yapılıp yapılmaması mevzusu sadece bilim meselesi değildir.

Bu mevzu esas olarak bir felsefe meselesidir. Özel olarak siyaset felsefesi meselesidir. Daha da özelde çeşitli politik felsefe ekollerinin şehir kavramına nasıl baktığına dair şehircilik tasavvuruna ilişkin bir meseledir.

SİYASET FELSEFESİ ZEMİNİNDE İKİ GÖRÜŞE DE SAYGI DUYULMALI

Siyaset felsefesi zemininde Kanal İstanbul’un yapılmasını istemek de, karşı çıkmak da sonuna kadar saygı duyulması gereken iki ayrı görüştür. İkisi de kendi paradigmaları çerçevesinde tutarlı da olabilir. Ya da sırf mevcut kutuplaşma nedeniyle iki taraf da tutarlılıktan uzaklaşabilir.

Bilimin ve teknolojinin konusu Kanal İstanbul’un şehrin hangi tarafında ve nasıl yapılacağıdır. İşte orada siyasetçiler ilgili akademik literatüre vakıf üst düzey bilim insanlarının ve yüksek mühendislerin bulgularını ve yönlendirmelerini dinlemek zorundalar.

BİLİM VE TEKNOLOJİNİN HAYATİ OLDUĞU NOKTA

Eğer Kanal İstanbul’un yapım sürecinde bilimin ve teknolojinin verileri dikkate alınmayıp ‘Hallederiz, yaparız’ alaturkalığına teslim olunursa ya da profesör unvanlı ama ehliyet sahibi olmayan şarlatanların dalkavukluğunu hükümet kabul ederse netice gerçek bir felaket olur. İşte çağdaş bilim ve teknoloji bu noktada hayat memat meselesi.

Diğer yandan “Kanal İstanbul konusuna bilim karar versin. Bilim ne derse onu yapalım. Bilim emretsin biz uygulayalım” gibi laflar 19. yüzyıldan kalma, kaba pozitivizme dayanan içi boş ve anlamsız laflar.

Maalesef çağdaş bilim felsefesine tamamen aykırı bu saçma cümleler Türkiye’de hâlâ hem seküler hem dindar çevrelerde itibar görüyor.

BATI BU KABA POZİTİVİZMİ 100 YIL ÖNCE AŞTI

Teokratik düzendeki yanılmaz kilise kurumu gibi yanılmaz bir bilim kurumu arzusunun karanlık ortaçağ kafasından hiç farkı yok.

Aslında yeni bir dinsel ideolojiden başka bir şey olmayan bu kaba pozitivizmi Batı uygarlığı aşalı neredeyse 100 sene oluyor. 100 sene!

SOSYAL MEDYADAKİ BEYAZ YAKALI CEHALETİ

Biz ise “Tanrı böyle diyor. Bunu yapacaksın” tarzı teokratik faşizm ile “Bilim böyle diyor. Bunu yapacaksın” tarzı seküler faşizm arasında debeleniyoruz hâlâ.

Bir taraf Tanrı’nın, diğer taraf Bilim’in ne dediği tekelini kendi elinde tuttuğunu sanacak kadar kibirli ve bağnaz. Düşman ikiz yobazlık, toplumun her sahasını ele geçirmiş durumda.

Türkiye’nin eğitim sistemi işte bu kaba pozitivizmi aşamadığı için sosyal medyada da yaygın bir beyaz yakalı cehaleti ile karşı karşıyayız. Çok üzücü bir durum. Bilime adeta din gibi tapan ama bilim kavramının ne anlama geldiği üzerine hiç düşünmemiş milyonlar var.

Sayın İmamoğlu da aslında böylesine problemli bir eğitim sisteminin ürünü bir zihinle bu kaba pozitivist lafları ettiği için, kendisine de kızamıyorum.

Yayında bilimi kutsallaştırmak gibi saçma bir yola girdiğini anlatmaya çalışınca bana söylediği reaksiyoner sözlere de o yüzden tepki göstermedim.

Sonuçta yalnızca o değil, Türkiye’deki siyasetçilerin neredeyse tamamı bilim kavramını aslında kendi isteklerini yapmak için manivela olarak kullanır.

BİLİM KAVRAMINI MUTLAKLAŞTIRMAK

İster sağda ister solda olsun böyledir bizim siyasetçiler. Sadece İmamoğlu’na has olmayan genel bir hal bu Türk siyasetinde.

Ülkemizde özellikle bir kesim sabah akşam bilim bilim diyor ama hayatlarında “Bilgi nedir? Bilim nedir?” diye bir kere bile sorgulamıyorlar.

Bilim adamı kavramını adeta Ortaçağ’daki din adamı gibi mutlak görüyorlar. Oysa gerçek seküler düşünceye de aykırı bir kafa yapısı bu. Bilim felsefesi literatürüne asgari seviyede aşina olan okurlarımız beni anlayacaktır.

Bilim felsefesinin 20. yüzyıldaki dört büyük filozofu Karl Popper, Thomas Kuhn, Imre Lakatos ve Paul Feyerabend’den bir zerre haberdar olmayıp bilim hakkında konuşmak imkansızken bu dört ismi bile ömründe duymayıp ahkam kesenlerin ülkesi burası.

Görüşleri farklı olan bu dört bilim filozofu da yukarıda anlattığım Türkiye tablosunun saçmalığı konusunda uzlaşırdı. Buna hiç şüphe yok.

Hele Feyerabend’in bana da çok aşırı gelen ama kimisi de çok yaratıcı ve özgürlükçü fikirlerinin de serinkanlılıkla tartışılması gerektiğine inanıyorum.

Şunu da söyleyeyim: Feyerabend Kanal İstanbul gibi ultra-teknolojik bilimsel projelere kesinlikle karşı çıkan ve doğaya müdahale edilmemesi gerektiğini düşünen bir filozoftu.

Mesela bizde de İslamcı aydınların çok sevdiği felsefeci Teoman Duralı’nın Kanal İstanbul’a karşı çıkacağına eminim. Aksi durum kendi felsefesine ihanet olur. Tıpkı Celal Şengör’ün Kanal İstanbul’a kesin dille karşı çıkmasının kendi bilim anlayışına ihanet olacağı gibi.

Bilimsel ideolojinin insan yaşamına fayda kadar zarar getirdiğini düşünüyordu Feyerabend. Fakat Karl Popper’in insan çabasıyla üretilmiş bilim ve teknolojiye inancı öyle kuvvetliydi ki bilimin tabiata vereceği zararları yine bilim vasıtasıyla insanlık olarak aşabiliriz diye düşünüyordu.

Popper’ın, Kanal İstanbul gibi bilim ve teknoloji harikası olacak bir eseri tıpkı Celal Şengör’ün 2011’de Show TV’deki konuşmasında yaptığı gibi savunacağını düşünüyorum. Tabiata verilecek zararları bilim ile aşarız diye düşünecekti.

Yeter ki Kanal İstanbul’un yapılış süreci tamamen çağdaş bilimin verilerine sıkı sıkıya bağlı kalsın. Yeter ki şarlatan olmayan gerçek bilim insanlarının çalışmaları dikkate alınsın. Bu konuda yazmaya devam edeceğim.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • ali@uranltd.com 1 ay önce Kimsenin anlamayacağı hatta anlamak bile istemiyeceği mükemmel bir yorum...tebrikler
    CEVAPLA