Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

RTÜK’ün Tele 1 ve Halk TV için verdiği 5’er günlük ekran karartma yasağı her açıdan yanlış ve kabul edilemez bir karar.

Ayrıca bu karar mevcut rejim bloku açısından da irrasyonel.

Anaakım muhalefetin kendini ifade ettiği ve özellikle CHP tabanının takip ettiği iki kanal Halk TV ve Tele 1.

Ben iki kanalın da yayın çizgilerini çok aşırıcı ve anti-özgürlükçü buluyorum.

Memlekete hiçbir faydalarını görmüyorum. Fakat elbette ifade özgürlüklerini sonuna kadar savunuyorum.

Öte yandan bu iki kanalın bugün içinde yaşadığımız rejime en ufak zararları olduğunu da düşünmüyorum.

Bilakis CHP tabanının yüreğini soğutarak mevcut iktidar blokuna fayda sağlayan iki kanal Halk TV ve Tele 1.

FOX ve Fatih Portakal’ın da Halk TV ve Tele 1 ile aynı işlevi gördüğü kanaatindeyim. Son tahlilde rejime hizmet ediyorlar.

Evet bunlar Recep Tayyip Erdoğan ve ailesinin muhalifi hatta düşmanı ama mevcut Yeşil Kemalist rejimin muhalifi değiller.

Rejimin sadece Yeşil kısmına yani dindarların birinci sınıf insan haline gelmesine ve devlette önemli pozisyonlarda bulunmasına muhalifler.

Öbür konularda bu üç sözde muhalif kanal da rejimin temel politikalarının hepsini benimsiyorlar.

Tele1 kanalına Digitürk panelinde en güzel yerlerden biri verildi iki sene önce.

Mevcut iktidar blokundan bağımsız bu kararın verilmesi mümkün değil.

4 sene öncesine kadar toplumun yüzde 99’unun tanımadığı bir televizyon muhabiri olan Fatih Portakal’ın 50 yaşından sonra bir TV fenomeni haline gelmesini sağlayan da yine bu iktidar.

Rejim blokunun medya politikaları böyle olmasaydı Fatih Portakal diye bir TV karakteri olmazdı.

Bana göre bu ülkede özgürlükleri savunan ve bu bağlamda Türkiye’ye faydası dokunacak bir muhalif çizginin önünü tıkıyor hem Halk TV hem Tele 1 hem FOX.

Bu karar onları daha da aşırıcı ve radikal hale getirecek.

Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak’la ilgili yapılan çirkin paylaşımlara yönelik ortaya koyduğu haklı sert tepkinin ardından dile getirdiği sosyal medyaya düzenleme getirme meselesi yıllardır dünya çapında konuşulan bir mesele.

Teorik olarak ifade özgürlüğünün genişlemesi ve demokrasinin bir kazanımı olarak ortaya çıkan sosyal medya maalesef dünyadaki totaliterleşmesinin önünü açıcı bir faktör haline geldi.

Batı akademiyasında da sosyal medya denilen olgunun özgürlüklere ve demokrasiye katkı sağladığını düşünen tek bir itibarlı profesör yok.

Maalesef örgütlü güçler ve özellikle kimi devletler bu alanı kin ve nefret dolu aşırıcı ideolojilere hizmet ettirecek şekilde yönlendiriyorlar.

Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg de bu açıdan tarihe utançla geçecek bir isim.

İngiltere bunu Brexit olayında yaşadı. BluTV’de yayınlanan Brexit filmini lütfen izleyin.

Sosyal medya manipülasyonları yoluyla İngiltere gibi aşırıcı ideolojilerin en az olduğu Batı içindeki en mutedil toplumun bile nasıl mahvedildiğini anlatıyor bu film.

Sosyal medya manipülasyonları olmasaydı İngiltere’de dikkatle üzeri örtülmüş faşizm ve ırkçılık bu kadar hortlayamazdı. Bu konuda tüm makul ve mantıklı İngiliz aydınları hemfikir.

Sosyal medya ile dünya bir iftira, tahrik, fesatlık nefret ve terör bataklığına döndü.

Elbette verilmek istenen mesajı hızlandırmak, iletişimi artırmak ve insanları birbirine yakınlaştırmak gibi olumlu işlevleri de var twitter, facebook, instagram gibi platformların.

Özellikle korona döneminde yalnızlık ve klostrofobiye panzehir oldu fakat olumsuz etkileri de giderek artıyor.

Daha önce de yazmış ve söylemiştim: Türkiye’de sosyal medya özgürlüklerin önünü açmadı.

Tam aksine ifade özgürlüğünü daraltan bir mahalle baskısı oluşturma platformuna döndü.

Mevcut kutuplaşma ortamını daha da derinleştirdi. İki tarafın radikallerinin oyun sahasına dönüştü.

"Sosyal medyada linç yemek" diye bir olgu var artık hayatlarımızda.

Twitter’ın politik olarak farklı yerlerde duruyor gibi görünseler de öz itibarı ile aynı olan, kendi fikirleri dışındakilere hayat hakkı tanımayan azgın totaliter güruhların organize olduğu, saldırı başlattığı, iftira attığı bir platform haline geldiği bir gerçek.

Bu nedenle avanguard ve cesur fikirlerin birçoğu seslendirilemez oldu bu ülkede.

Özgürlükçü olduğunu bildiğimiz birçok isim "Aman bana bulaşmasınlar" diyerek sosyal medya faşizmi nedeniyle susar oldular…

Netflix, Bluetv, AppleTv gibi içerik sağlayıcı platformları bu tartışmanın dışında tutuyorum.

Bugün bu platformlar çeşitlilik ve hız konusunda devrim yarattılar, medya konseptini değiştirdiler, film endüstrisinin tiranlarını titrettiler.

Izleyiciyi belirleyici konuma taşıdılar. İkonoklast sıfatını hak ediyorlar. Bence artık kimse bu modelin önünde duramaz.

Ama zaten mesele onlar değil.

Mesele twitter ve facebook’ta sahte kimliklere gizlenerek iftira atan, linç örgütleyen, hedef gösteren, teröre destek çıkan binlerce hesap…

Bu hesaplar yüzünden kirlenen koskoca bir dünya…

Peki ne yapmalı?

Çözüm sosyal medyayı toptan yasaklamak mı?

Benzer sorunlar yalnızca bizde değil, bütün dünyada uzun zamandır tartışılıyor.

Meclis'te, Cumhurbaşkanı'nın dünkü çıkışından çok önce başlayan bir çalışma var.

O çalışmadan ne çıkacak bilmiyorum ancak bence Devlet Bahçeli’nin dile getirdiği gibi yalnızca kimlik bilgileri üzerinden gerçek isimlerle hesap açma zorunluluğu getirilmesi doğru bir öneri.

Twitter'daki kirlenmenin önüne geçmenin tek yolu sahte kimliklerin önüne geçmek. Bu platformlara kullanıcı şeffaflığın getirilmesi şart.

Böyle bir zorunluluk, devletin herkesi izlemesi, kayıt tutması, fişlemesini doğurur gibi haklı kaygıları anlıyorum.

O nedenle bunu yaparken ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletmemiz gerekiyor.

Herkes ismi ve cismiyle ortada olsun ama kimse de şiddet, hedef gösterme, nefret suçu gibi bir içerik olmadığı müddetçe yargılanmasın, tutuklanmasın…

Esra Albayrak, Başak Demirtaş gibi bariz örneklerde görüldüğü gibi kadına karşı şiddet, hakaret, iftiranın ifade özgürlüğü olmadığı, suç olduğu konusunda mutabık kalınsın.

Öte yandan hakaret içermediği müddetçe sert siyasi muhalefet içeren mesajlar da hangi kesimden gelirse gelsin ifade özgürlüğünün bir parçasıdır anlayışı yerleşsin. İdeolojik tabular üzerinden suç tanımı yapılamasın.

Herkesin kendini ifade edebildiği bir Türkiye’yi hedeflersek yalnızca manipulatör ve spekülatörler kendini gizleme ihtiyacı duyarlar.

Salı günü İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun duyurduğu, uyuşturucu gelirlerine yönelik operasyon çok kritik, çok iyi planlanmış bir operasyon.

Uyuşturucuya el koymak nispeten kolaydır, iz sürer baskın yaparsınız ancak uyuşturucu gelirine el koymak çok daha dikkatli ve detaylı bir süreç gerektiriyor. Nitekim önceki günkü operasyon bir ilkti. Bir yıllık detaylı bir takibin sonucuydu. İspanya, Hollanda, İtalya ve Brezilya gibi birçok farklı ülkenin polisi ile bilgi ve belge paylaşımı yapılarak gerçekleştirilen bir işti.

Dün baktım Hollanda gazetelerinin baş sayfalarında bu haber vardı. "Uzun zamandır adaletten kaçan Çetin G. Türkiye’de yakalandı" deniyordu.

Operasyonla 76 kişiye ulaşıldı. Bunların içindeki ana iki isim Nejat Daş ve Çetin Gören. Özellikle Çetin Gören uzun süredir izi sürülen birçok ülkede bağlantıları olan bir uyuşturucu baronu.

2016’da Rotterdam mahkemesi tarafından 12 sene hapis cezası alan ve aynı gün kayıplara karışan Gören 500 milyon Euroluk adam olarak biliniyordu ve Hollanda makamları tarafından hakkında çıkarılan uluslararası yakalama kararı ile uzun süredir aranıyordu. Gören’in yakalanması uyuşturucu dünyasına ciddi bir darbe mahiyetinde.

İçişleri Bakanlığı kaynaklarından öğrendiğime göre bankalarda 70 milyon ve baskın yapılan evlerde 30 milyon olmak üzere 100 milyon TL’ye, 417 eve, 79 arsaya ve 21 adet lüks otomobile el konmuş.

Dün çok acı bir haberle sarsıldık. Van Gölü’nde battığı ortaya çıkan bir kaçak göçmen teknesinde kaç kişinin olduğu hâlâ tam olarak bilinmiyor. İçişleri Bakanı hemen bölgeye gitti, arama kurtarma çalışmaları sürüyor.

Ben bu konuyu da İçişleri Bakanlığı kaynaklarından araştırdım.

Teknedekiler Afgan göçmenlermiş. Aralarında kadınlar ve çocukların da olduğu tahmin ediliyor. 55-60 kişi deniyor ama rakam yükselebilir de.

Son dönemde kontroller çok arttığı için kaçak göçmen tacirleri kendilerine alternatif rotalar arıyorlarmış. Van Gölü pek kullanılan bir güzergah değil ve çok tehlikeli… Bu işin sorumluları ile ilgili süreç devam ediyor, tüm işbirlikçilerin yakalanması için ciddi bir çalışma yürütülüyormuş.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • muratzbay69 1 ay önce Atv hakkındaki düşünceniz nedir topluma faydası nedir ?
    CEVAPLA
0:00 / 0:00