Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yıllardır yürürlükte olan ve hiç kimsenin itiraz etmediği İstanbul Sözleşmesi belli bir çevre tarafından adeta AK Parti’yi göbeğinden çatlatmak için ısrarla gündemde tutulmak isteniyor.

Ben bu gayreti hiç iyi niyetli görmüyorum.

Defalarca yazdım ve söyledim, bir kez daha hatırlatayım: İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında esas maksat kadınların dayakçı erkeklere karşı gerçek kazanımı olan ‘Kadının beyanı esastır’ prensibini çökertmek.

Geri kalan tüm gerekçeler bu hakikatin üstünü örtmek için söylenen manipülasyon bahaneleri. Hepsi kamuflaj.

İstanbul Sözleşmesi feshedilsin diyenler bir erkek karısını dövse de devletin karı-koca ilişkilerine karışmamasını istiyorlar. İşin özü bu.

Kadın şiddet de görse ve cinsel ilişki istemediği halde koca tecavüzüne maruz da kalsa susup oturmalı ve ‘aile bütünlüğü’ bozulmamalı.

Oysa bir toplum için yaşamsal önemde olan aile kavramını çökerten tam da bu şiddetçi erkek ideolojisi.

Aile bütünlüğünün düşmanı hakkını arayan dövülmüş kadınlar değil dayakçı erkekler.

İşte bu hem gayri-insani hem de gayri-İslami zihniyete karşı geçtiğimiz hafta dindar kadınlar destansı bir direnişe imza attılar. KADEM’in sözleşmeye destek çıkışını gururla ve duygulanarak izledim.

Kadına karşı şiddetin yeniden normalleşmesini isteyen cinsiyetçi erkek lobisine karşı mükemmel bir metinle duruş sergilemek bence hem Türkiye hem de İslam tarihine şimdiden geçti.

Bu metne ve duruşa beni hiç şaşırtmayan karşı çıkışlar var maalesef.

Mesela İslamcılık kılıfı altında erkekçilik yapan ve “Kadın şiddet görse de haddini bilmeli, susup oturmalı ve kocasına itaat etmeli” düşüncesindeki bir Yeni Şafak yazarı “KADEM de yerini bilmeli” demiş. Nasıl küstah, nasıl faşizan bir dil bu?

BUNUN ADI İTHALATÇILIK

Polonya’da ne kadar İslam düşmanı faşist varsa onlar da Akit ve Yeni Şafak çevreleri gibi İstanbul Sözleşmesi’ne saldırdılar. Sonunda başardılar ve Polonya hükümeti sözleşmeden çekildi.

Polonya’da İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan grupların hepsi İslamofobik ve Müslüman düşmanı. Aynı zamanda kadın düşmanı bunlar.

Onların argümanlarının aynısını sözde İslamcılık adına çeşitli mecralarda görmek gerçekten utanç verici.

İslamcılar eğer Polonya gibi Batı ülkelerindeki İslam düşmanı faşistlerin kadın karşıtı argümanlarının bire bir aynısını Türkiye’ye ithal ediyorsa -ki şu an yapılan budur- bu asla yerli ve milli bir duruş olmaz. Bunun adı İslamcılık değil ithalatçılıktır.

Bence Erdoğan hükümetine yönelik büyük bir tuzak bu. Gerçek de yavaş yavaş anlaşılmaya başlandı zaten.

KİMİ SİYASİ HESAPLARI ÖRTMENİN BAHANESİ

KADEM her vicdanlı insanın anlayacağı şekilde mükemmel bir soru-cevap listesiyle neden İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmemesi gerektiğini anlatmış.

Bu son derece iyi niyetli metne rağmen sözleşmenin kaldırılması için hala militanca uğraşmak kesinlikle kimi siyasi hesapları örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil.

Zaten AK Parti cenahından gelen birtakım açıklamalarla olayın özü ortaya çıkmaya başladı.

Açık konuşalım: Maalesef kimi ‘İslamcı’ çevrelerde Recep Tayyip Erdoğan’ın aile bireylerine karşı tuhaf bir öfke var. Adeta aile bireylerini günah keçisi ve her problemin sorumlusu gibi görme eğilimindeler.

İstanbul Sözleşmesi olayı normal bir tartışma gibi başlayarak kesinlikle buraya doğru evrildi. Bu sözleşme tartışmaları bu cerahatin akmasına vesile oldu.

Dilipak’ın dava edilen o çirkin yazısında ‘AKP’nin papatyaları’ lafıyla Özal ailesiyle Erdoğan ailesi arasında paralellik kurmak isteyen komplocu bir zihin yapısı olduğu açık.

Üstelik Dilipak bu imaları daha önce de defalarca yaptı.

O YAYINDA ONLARIN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SAVUNAN BENDİM

Geçen hafta pazartesi günü Habertürk yayınında İYİ Parti milletvekili Ümit Dikbayır bu ülkede Dilipak ya da genel olarak Akit camiası gibi hilafet ve şeriat isteyenlerin tutuklanması gerektiğini söyledi.

Yeni Şafak grubunun dergisi Gerçek Hayat’ın kapatılmasını ve o hilafet manşetinden sorumlu olanların cezaevine girmesini savundu.

O yayında “50 senedir hilafet ve şeriatı savunan Dilipak mı tutuklanacak? Nerede kaldı ifade özgürlüğü? Siz İYİ Parti olarak daha da otoriter ve totaliter bir Türkiye mi istiyorsunuz” diyerek ısrarla Dilipak ve o minvalde düşünenlerin ifade hürriyetlerini müdafaa eden bendim.

Fakat 50 senedir Türk medyasının mensubu olan Dilipak’ın son dönemdeki bu takıntılı tavrını anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Sadece İstanbul Sözleşmesi değil başka örnekler de var.

DİLİPAK VE TELEVİZYON TARİHİ

Halbuki Dilipak 1979 gibi bir tarihte bile Uğur Mumcu Nazlı Ilıcak ve Cüneyt Arcayürek ile beraber TRT’de açık oturuma katılmış ve öteden beri görsel medyada İslamcılığın yüzü olmuş bir yazar.

Bu programın videosu Youtube’da yok ama 1989’da yine Dilipak ve Mumcu ile Mehmet Barlas ve Güneri Civaoğlu’nun kıyasıya tartıştığı ‘Basın ve Demokrasi’ konulu panelin videosu Youtube’da var. Bana da geçenlerde arşiv işlerinin uzmanı eşim Rasim izletti ve çok büyük keyif aldım.

Aynı Dilipak’ın rahmetli Toktamış Ateş ile yaptığı hoşgörülü siyasi tartışmalar çok meşhurdu. Levent Kırca parodilerine bile konu oldular.

90’larda da Taha Akyol, Etyen Mahçupyan ve Ataol Behramoğlu ile bir tartışma programı yaptıklarını hatırlıyorum. Sonra Behramoğlu yerine Ercan Karakaş gelmişti o programa. Ama her zaman organizatör Dilipak’tı.

Şu anda aktif olan gazetecilerin çoğunun yaşından fazla Dilipak’ın gazetecilik ve televizyon yorumculuğu hayatı var. İşte bu sebeple kendisinden saygıyla bahsetmek istiyorum ama bir yandan da şu geldiği noktaya çok üzülüyorum.

Dilipak kaba saba bir insan değil. Görünürde nazik ve kibardır. Neden kadınlara karşı böylesine düşman ve çirkin bir dili benimsiyor? KADEM’i böylesine hedef tahtasına oturtmaktan neden hoşlanıyor?

BU TAKINTININ SIRRI NE?

Dediğim gibi bence bu işin sırrı ‘AKP’nin papatyaları’ sözünde gizli. Dilipak kafayı Erdoğan Ailesi’nin kimi mensuplarına takmış durumda gözüküyor. Buna dair başka örnekler de var…

Bakın aynı Dilipak biliyorsunuz Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 2018’deki McKinsey hamlesinde de ortalığı ayağa kaldırmış ve maalesef başarıya ulaşarak bana göre Türkiye’ye zarar vermişti.

Berat Albayrak’ın McKinsey açılımı Türkiye ekonomisi için sonuna kadar doğru bir adımdı. Maalesef bugün iktisadi ve mali durumdan şikayet eden kimi iktisatçılar da muhtemelen Berat Albayrak takıntısı yüzünden bu rasyonel finansal hamleye yeterince destek vermediler.

Türkiye olarak bizim tüm yabancı yatırımcılara karşı özgüvenimizi gösterecekti McKinsey anlaşması. Bizim dışa açık ve şeffaf bir piyasa ekonomisi olma irademizi gösteriyordu. MHP lideri Devlet Bahçeli de bu açılıma tam destek veriyordu.

Fakat bir anda yine bu İstanbul Sözleşmesi’ne militanca saldıran çevreler ve en başta da Dilipak Mckinsey anlaşması ihtimaline karşı çok sert taarruza geçtiler.

‘Türkiye emperyalizme teslim ediliyor’ yaygaralarıyla muhafazakar kitleleri adeta gaza getirdiler. Türlü paranoyalar ve delice komplo teorileriyle öyle bir saçma ortam yaratıldı ki bu süreç sonunda hükümet McKinsey anlaşmasından vazgeçti.

Dilipak için o dönem ‘Adam kazandı’ yorumları yapılmıştı. Evet belki ortalığı ayağa kaldırarak Dilipak o gün için kazandı ama Türkiye kaybetti.

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın McKinsey projesi yabancı yatırımcılara güven vermek bakımından bu ülkeye çok faydalı olacaktı.

Aynı Dilipak sonrasında da yine Berat Albayrak ile Sabah gazetesi yazarları arasında bağlantı kurarak ‘Pelikan örgütü’ laflarını yazılarında sık sık geçirdi. Yukarıdaki yorumlarımı da tüm bu bilgileri üst üste koyarak yapıyorum.

Bu vesileyle şunu da söyleyeyim: Ben de 2019’da, 23 Haziran tekrar seçimine gidildiği dönemde Sabah-AHaber’in çizgisiyle ters kutuplardaydım. Hatta kimi Sabah-AHaber mensupları benim ismimi vererek çok sert twitler attılar. Bunlar her yerde de haber oldu.

Fakat bir medya grubunu ve o grubun mensuplarını kimi siyasetçileri de işin içine katıp kriminalize ederek ve çeşitli sıfatlar takarak bir suç örgütü gibi göstermek demokrasiye ve hukuk devleti anlayışına uygun değil.

Bakın ben geçen hafta bu köşede Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı ağır bir şekilde tenkit ettim. Daha önce de AK Parti Grup Başkanvekili Numan Kurtulmuş’a net bir dille yine bu köşede karşı çıktım.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile yaşadığımız bir polemik Süleyman Bey’in Habertürk canlı yayınına bağlanması ile sonuçlanmıştı ve ben de kendisine “Merkez sağ çizgiden aşırı sağa kayıyorsunuz” demiştim. O itiraz etmişti. Sonrasında Soylu ile Habertürk canlı yayınında da karşı karşıya geldik.

Siyasetçiler ve gazeteciler arasında bunların olması doğaldır. Bir medya grubuna bir köşe yazarı muhalefet de edebilir ve benim de yaptığım gibi Sabah ile farklı duruş noktasında tartışma da olabilir ama siyasetçiler ve yazarlar kimi örgüt şemaları uydurularak kriminalize edildiği vakit ülke ve demokrasimiz için faydalı bir durum ortaya çıkmaz.

Bunlar Türkiye’ye büyük zarar veriyor.

Hele ki Abdurahman Dilipak gibi çok tecrübeli bir ismin böyle bir gidişatı görmesi ve herkesten fazla sağduyulu davranması gerekir. Oysa Dilipak yangına körükle gidiyor. Tıpkı McKinsey gibi İstanbul Sözleşmesi noktasında da yaptığı maalesef bu.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!