Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Herhalde son dönemin en tuhaf hadiselerinden biri 2 yıldır hiçbir gelişme olmadığı halde yeni bir habermiş gibi tartışılan Heybeliada’daki sanatoryumun Diyanet’e devredilmiş arazisi.

Bu konuda bir adım atılmış, Diyanet bir inşaata başlamış zannettim, araştırdım yok öyle bir şey.

En son 2 sene önce olan bir hadise aynen o şekilde kalmış duruyor.

Ne olmuştu peki? 2018’de söz konusu hastanenin yer aldığı 200 dönümlük alan Diyanet Vakfı’nın kullanımına verilmişti.

Ortada yeni bir gelişme ya da yeni bir haber yok.

Oysa sanki Diyanet bu arsayı ve binayı yeni bünyesine kattı gibi hava oluştu medyada.

Diyanet yetkilileriyle de konuştum…

Hadise şu:

Heybeliada’da bir zamanlar özellikle verem hastaları için inşa edilen hastane yıllar içinde köhnemiş, köhnemiş, Sağlık Bakanlığının yeterince ‘kullanışlı’ bulmayıp bütçe ayırmaması nedeniyle 2005’te de kapanmıştı.

O zamandan beri dünya güzeli bir konumda olan 200 dönümlük arazinin üzerindeki binalar çürüyor.

Dün Ertuğrul Özkök bu bina ile ilgili duygusal bir yazı yazmış, okumanızı tavsiye ederim.

Yılmaz Erdoğan’ın en iyi filmi Kelebeğin Rüyası’nın da geçtiği bu sanatoryum, hocaları büyük şair Behçet Necatigil tarafından oraya yatırılan genç şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ve daha birçok ismin de kaldığı bir yerdi.

Özkök’e, Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanını yazdığı Davos’taki Schatzalp’i hatırlatıyormuş. Zaten İsviçre’deki bir sanatoryumdan esinlenerek yapılmış bir bina burası.

Kronenberg'in filmi

Bana da sevdiğim yönetmen David Kronenberg’in Jung, Freud ve ilk kadın psikanalist sayılan ve Jung’la fırtınalı bir ilişki yaşayan Sabine Spielrein’ın hikayesini anlatan ‘ A Dangerous Method’ filmini hatırlatır.

Sonuçta 2005’te bu güzelim hastane bakımsızlıktan kapanmış ve terk edilmiş.

2005 ile 2018 arası tek bir kıpırtı ya da karar yok burası ile ilgili.

13 sene neden kimsenin sesi çıkmadı?

O zaman medyada kimsenin ‘Neden bu muhteşem arazi ve üzerindeki hastane çürümeye terk edildi’ dememesi de çok ilginç.

Yani biz medya camiası da ancak bir kültürel kutuplaşma mevzusu olunca bu değerli yapıları hatırlıyoruz.

2018’de devlet arazisi olan bu alanı devlet Milli Emlak’tan Diyanet’e devrediyor.

Diyanet 2019’da ‘200 dönüm bize çok fazla’ deyip 140 dönümünü Milli Emlak’a iade ediyor.

Günlerdir tartışılan, önünde balkon ve üzerinde yataklar olan hastane ana binasının bulunduğu bölüm böylece Diyanet’in elinden çıkmış oluyor.

Yani günlerdir kıyamet kopan bina Diyanet arazisi değilmiş sevgili okurlar!

Diyanet arazisi olan 60 dönümde birkaç yıkılmış ek bina yer alıyormuş.

Diyanet’in basın müşaviri Burak Orhan’a sordum…

'Diyanet’in bu arsayla ilgili belli bir projesi var mı? Söylendiği gibi bir eğitim merkezi mi kurulacak buraya?’

‘Hayır, bir proje yok. Söz olarak eğitim merkezi kurma fikri vardı, ancak son dönemde somutlaşmış bir şey yok, bir takvim de yok. Üstelik Sağlık Bakanlığı burayı pandemi hastanesi yapmak istiyoruz derse biz hemen devrederiz.’ dedi.

Sonuç:

Giderek artan politik fanatizm hepimizi toptan bir atalete sürüklüyor.

Her konu ülkeyi esir almış Laikçi-İslamcı kutuplaşması arasında tost olup meze ediliyor.

Günlerdir tartışılan binanın olduğu arazi Diyanet’in arazisi bile değilmiş!

Problem oranın hiçliğe terk edilmesi

200 dönümlük bir cennet neden yıllardır terkedilmiş, buna üzülmemiz buna itiraz etmemiz gerekmez mi?

Hala bunun 140 dönümü öylece duruyor.

İşin komiği, Diyanet’e tahsis edilmiş 60 dönüm de öylece duruyor.

Diyanet de o 60 dönümü istenirse devretmeye hazır.

Ben de Ayasofya hutbesindeki kimi gereksiz ifadelerinden ötürü Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı bu köşede sert tenkit ettim ama bu konuda bir küçücük zerre tenkit edilecek husus yok.

Din ve Atatürk üzerinden var olan ve biteceğe de benzemeyen bu kör kutuplaşma ülkenin büyük çoğunluğunun ruh sağlığına çok zarar veriyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00