"Nefret hala var ama 24 yıldır kan akmıyor"
Geçtiğimiz hafta çok özel bir randevu için Dublin’deydim. 1998’de İngiltere, İrlanda ve Kuzey İrlanda’daki partiler arasında yapılan Good Friday Agreement (Hayırlı Cuma Anlaşması) olarak bilinen Belfast anlaşmasının mimarlarından olan, anlaşmayı İrlanda adına imzalayan ve 30 yıl boyunca akan kanı durduran dönemin başbakanı Berthie Ahern ile buluşacaktım.
Ahern, Tony Blair ile birlikte 1968’den beri devam eden terörü bitirmiş, yıllar süren müzakereler sonucu İra’nın silah bırakmasını sağlamış isim. Kuzey İrlanda’da anlaşmadan beri kan akmıyor, İrlanda son 30 yılda müthiş bir ilerleme kaydetti, milli geliri öyle yükseldi ki dünyanın en zengin ülkeleri arasına girdi.
Bertie Ahern, başbakanlığının üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen hala ülkesinde en çok tanınan siyasetçi, bir sembol isim. Sadece Kuzey İrlanda barışını sağlamakla kalmadı, iktidarı bıraktığı 2008’den beri İspanya’dan Çin’e dünyanın dört bir yanında çatışma bölgelerine gidiyor, uzlaşı ve dialog sağlamanın yollarını gösteriyor.
İrlanda’da ona herkes sadece ‘Bertie’ diyor. Çok yoğun biri. Ülkeden ülkeye geziyor, konuşmalar yapıyor, birçok platforma katkı sağlıyor.
Eski başbakan ile Dublin’de kendi seçim bölgesinde bulunan bir otelde randevulaştık. Randevuya tam vaktinde ve başbakanlıktan beri yanında olan emektar sekreteri Sandra Cullagh ile geldi. Herhangi bir polis veya koruması yoktu.
Etraftaki herkesi teker teker selamladı, sonra sakin bir masaya işaret etti, oturduk.
Ahern’e çok kanlı geçen 30 yılın ardından sağladıkları barışa giden yolu ve neler yaşandığını sordum. Anlattıklarını birebir Türkiye ile kıyaslamadan okuyun lütfen. Farklı dinamikler ve farklı coğrafyalardan bahsediyoruz. Ama yine de çok derin bir ayrışma yaşayan Kuzey İrlanda toplumunun başardığı çatışmasızlık hali hepimiz için çok kıymetli dersler barındırıyor.
Her nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun barış ve huzur içinde yaşama isteği evrensel… Türkiye toplumunun 85 milyonunun birden kendini güven ve sulh içinde hissettiği bir ülke için umarım feyz alacak bir şeyler buluruz Ahern’in hikayesinde…
Sohbetimize şunu hatırlatarak başlayayım: Hayatımın büyük bir bölümünü Kuzey İrlanda barış süreci üzerine çalışarak geçirdim ve buna halen devam ediyorum. 80’lerde her gün farklı ve çok derin sorunlarla uğraşıyorduk, şiddeti bitirdik ancak şimdi de Brexit gibi yepyeni ve farklı sorunlarla uğraşmaya devam ediyoruz, yani süreç hiç bitmiyor ancak önemli olan umutsuzluğa kapılmadan barışı koruyabilmek.
Kuzeyde sorunlar 1968’de başladı, tabii öncesi var ama son dönemin kanlı çatışmalarının başlangıç tarihi 1968. Biz 1998’de anlaşmayı sağladık. 1968’den 1998’e kadar barış için 2 ayrı deneme olmuştu. İlki 1974’te, Birlikçi Parti (Unionists) ve Milliyetçi Parti’yi (Nationalists)i bir araya getirmek için iyi bir girişimdi. Ancak Birlikçiler sürece itiraz ettiler ve greve gittiler. Ortalığı yeniden ayağa kaldırdılar ve 6 hafta içinde süreç sona erdi.
İkinci deneme 1985’teydi. Dönemin İngiltere Başbakanı Margareth Thatcher ve İrlanda Başbakanı Garret FitzGerald bir anlaşma yaptılar ancak bu anlaşmanın başarı şansı yoktu çünkü sadece iki hükümet arasındaydı ve problemin kaynağı tarafları kapsamıyordu. Yani Kuzey İrlanda’da çatışan partiler yoktu. Düşünün iki tarafı olan bir problemi siz ve ben çözmek için anlaşıyoruz ama tarafları dışarıda bırakıyoruz. Tabii ki bir sonuç çıkmadı ve 1998’e kadar gelindi.
Evet, 20 yıldan fazla süredir devam eden barış ve şiddetin yüzde 99 oranında son bulmasının temel sebebi bizim herkesle konuşmamız, herkesle iletişim kurmamızdı. Hala birbirlerinden nefret ediyorlar, hala sorunlar bitmiş değil ama artık birbirlerinden eskisi kadar nefret etmiyorlar, kan akmıyor, ekonomi çok gelişti ve insanlar refaha kavuştu.
Evet, öyle, Kuzey İrlanda’da görüntüde, dilde, kültürde hiç fark yok ancak insanların oturdukları mahalleye, gittikleri okula ve tuttukları takıma göre kim olduğunu anlayabilirsiniz. Maalesef yüzyıllık tarih aralarına derin duvarlar örmüş birbirlerine yaklaşmalarını önlemiş. Biz bu kadar derin ayrışma içinde olan insanların birbirlerini öldürmesine son vermeyi başardık.
Bizim sırrımız üzerinde anlaştığımız prensiplerde gizli. 1997’de başlayan görüşmelerde herkesin masada olması üzerine uzlaştık. Görüşmeler 97 Eylülünde başladı ve 98 paskalyasına kadar aralıksız sürdü. İşin püf noktası herkesin sözünün dinlendiğini hissetmesi ve bizim de İrlanda Hükümeti olarak anayasal değişiklik yapmaya hazır olmamızdı. En zor, en kritik kısım mahkumlardı. Biz mahkumları 2 yıl içinde tahliye ettik. Mesela ben İspanya Bask meselesi ile de ilgileniyorum, onlar mahkumları kapsam dışı bıraktılar. Biz ise hepsini salıverdik.
Elbette endişe ettik, sonuçta topluma entegre mi olacaklar yoksa yeniden silaha mı sarılacaklar bilmiyorduk. Ama gruplar kurup eğitim çalışmalarına katılmalarını teşvik ettik, maddi yardımlar ile eğitim ve istihdam desteği sağladık. Böylece topluma büyük oranda yeniden uyum sağladılar.
Evet, askerleri öldürenler, en şiddetli saldırıları gerçekleştirenler dahil hepsini.
Herkese daha iyi bir gelecek ve herkese eşit şans vermeyi vaat ettik. Elbette çok zor ve çok riskli bir karardı.
Çok ciddi problemler yaşadık o süreçte. Yüzlerce saat hepsiyle teker teker konuştum. Yakınlarını kaybeden İngiltere tarafından, buradan, arabalarına bomba konanlar, üzerlerine bomba atılanlar, görev başında hayatını kaybedenler… Hepsiyle konuştum.
Önemli bir nokta şuydu: Salıverdiğimiz mahkumları kayıt altına aldık ve sicillerine not düştük. Buna göre şayet yeniden suça bulaşırlarsa cezaevine geri dönüp kalan süreleri boyunca bir daha çıkamıyorlardı.
Başta olur diye endişelendik ama olmadı. Çoğunlukla topluma geri döndüler ve şiddetten uzak durdular.
Her zaman karşı duran bir muhalefet vardır, çok ciddi karşı çıkan bir kesim vardı. Ben Tony Blair ile birlikte onları da sürece dahil etmek için çok uğraştım. 2003 Ekiminde, yani anlaşma imzalandıktan 5 yıl sonra ikna oldular.
Başta sürece tamamen karşılardı ve insanları referandumda hayır demeleri için etkilemeye çalışıyorlardı. Bizim elimizi dahi sıkmıyorlardı. Ancak daha sonra anlaşmayı imzalayıp bütün dünya bizi tebrik edince onlarla da arkadaş olduk. Artık birbirimizin evlerine ziyarete gidiyoruz, ailece görüşüyoruz.
Bana 20’li 30’lu yaşlarımda böyle bir anlaşmanın şartlarını kabul eder misin diye sorsalar ölürüm de etmem derdim. Babam da IRA için mücadele etmiş bir isimdi. Ancak bir noktadan sonra hedef şiddeti bitirmeyi öncelemek oldu. Beni ikna eden şey anayasayı değiştirebilme ihtimalidir. Çok zor bir süreçti, seçim kazanmaktan daha zordu ama ülkeyi karış karış gezip anlattık ve başardık.
Kuzey İrlanda halkının kaderini Kuzey İrlanda halkının iradesine bağlı olduğu hükmünü getirdik ve bunu Londra’ya kabul ettirdik. Kuzey İrlanda’nın kaderini şartlar oluşunca yapılacak referandum belirler dedik.
Eğer değişim için gerçekçi şartlar oluşursa referandum öyle yapılır. Benim için bunun anlamı şu: Kesin kazanma ihtimali olduğunda referandum yapılmalıdır. Aksi halde referandum sadece şiddet üretir. Bizim son isteyeceğimiz şey şiddettir. Değişimin ileride olacağına inanıyorum yakında insanlar Birleşik İrlanda’yı oylayacaklar ancak şu an buna hazır değiller. Yapılacak çok şey var. Entegrasyon sürecini tamamlamadan, yargı sistemlerini, sağlık sistemlerini, eğitim sistemlerini entegre etmeden atılacak bir adımı kesinlikle doğru bulmuyorum. Maalesef son 10 yılda yeterli hazırlık tamamlanamadı. O nedenle ben bugün referandum olsun deseler kesinlikle karşı çıkarım. İskoçya’da olanlara bakın, orada fırsat kaçırıldı. (2014’te İskoçya bağımsızlık için referanduma gitmiş, yüzde 44 oranında ‘evet’, yüzde 55 oranında ‘hayır’ çıkmıştı, şimdi İskoçya’da bağımsızlık yanlısı partilerin güç kazanması ile referandum yeniden gündeme geliyor ancak mevcut İngiltere Başbakanı Boris Johnson önerileri reddettiğini açıkladı-na)
Aradaki fark giderek kapanıyor. İngilizler 1921de Protestan nüfusun çoğunluğuna göre sınırları çizdiler. Buna göre Katolikler hep ötelendiler, kötü evlere sahip oldular, eğitim ve sağlıktan adil yararlanamadılar ve bu eşitsizlik Kanlı Pazar'a kadar giden olaylara sebep oldu. Başta dağılım 60’a 40 Protestanlar lehineydi.
Aradaki fark çok daha küçük. Artık tahmin etmek de güçleşti sonucu çünkü her Katolik Milliyetçilere, her Protestan da Birlikçilere oy vermiyor. Şu da var, Birlikçilerin çocukları çoğunlukla daha iyi eğitim almak için Londra ya da farklı şehirlere gittiler ve çoğu geri gelmedi. Katoliklerin çocukları ise kaldı.
- Benim için 10 Kasım2 ay önce
- Demirtaş çıkar mı?2 ay önce
- Öcalan Kandil'e 'takvimi öne alın' mesajı gönderdi2 ay önce
- Bir eşik daha aşıldı2 ay önce
- Vicdanlar kabul etmez!2 ay önce
- Köprüler yeniden kuruluyor2 ay önce
- "Bu Trump'ın değil, Blinken'ın planı!"3 ay önce
- Sabaha karşı 2'de Mısır'da kurulan masada neler yaşandı?3 ay önce
- Norman Finkelstein: Gazze soykırımı yalnızca bir devlet projesi değil3 ay önce
- Hamas ne diyecek?3 ay önce