Göç konusunu dert edinmeliyiz
Kurtarma çalışmaları, peş peşe gelen ve onca yıkımın ortasında hepimizi azıcık olsun tebessüm ettiren mucizelerin ardından büyük ölçüde sona erdi.
Şimdi enkazlar kaldırılıyor.
Bunun can yakıcı bir boyutu var. Günlerdir enkazların başında sevdiklerine dair umutla bekleyen insanlar, şimdi cenazelerini alıp defnetmenin telaşında.
Bunca binanın yerle bir olduğu ve çok geniş bir alana yayılan enkazların kaldırılması elbette çok zor. Ama insanların feryatlarına can dayanmıyor gerçekten.
Acısını yaşayacak, yasını tutacak ve bunun için cenazelerini bulabilmesi, onlara son görevini yapabilmesi çok önemli. Bunu elbirliğiyle başarmak zorundayız.
GİDİYORLAR, DÖNERLER Mİ PEKİ?
Daha önce bir parça değindiğim bir konuya, biraz daha geniş yer vermek istiyorum bugün.
Depremlerin hemen ardından başlayan göç dalgası sürüyor ve milyonlarca insan bir şekilde yaşadığı şehirden ayrılmak zorunda kaldı.
Nereye? Geçici de olsa barınabileceğine inandığı şehirlere. Kimi yakın şehirlere, kimi çok uzaklara.
Onların doğup büyüdüğü, hatıralarının olduğu, işinin aşının bulunduğu memleketlerine dönüp dönmemesini, gerçekten ciddi olarak dert etmekten yanayım.
Bir şehrin “yerleşik ahalisi” kolayca oluşmaz. Depremlerin olduğu alana bakın. Çoğunda yüzyıllara dayanan bir yerleşim hikayesi var. Kuşkusuz bunlar göç dalgalarıyla, köylerin merkezlere akın etmesiyle önemli sarsıntılar yaşadı. Ama bahsettiğim “yerleşik ahali”nin varlığı ve temsil ettiği değerler, kültür kodları, ekonomik güç ve daha pek çok unsur dengeleri yeniden kurdu.
Suriye’den gelen mültecilerle birlikte bazı şehirlerimizde ciddi sorunlar yaşadığımız bir dönemde, karşımıza bu büyük afet geldi.
Milyonlarca insan göç ediyor. Dile kolay.
Adıyaman, Kahramanmaraş ve Hatay’dan özellikle.
Ne kadarı geri dönebilir sorusunun cevabı, gidenlere verebileceğimiz umutla ilgili.
O nedenle şehirlerin yeniden inşa ve imar sürecinde atılan her adımın, insanların geri dönebilmesine zemin oluşturacak şekilde planlanması gerekiyor.
Umut; iştir, aştır, evlatlarınızın geleceğidir. Belki hepsi geri gelmese de, o şehre dair hatıralarınızı canlı tutacak bir inşa faaliyetinin gerçekleşmesidir.
Yaşadığınız evlerin sevdiklerinize mezar olmayacağı bir imar anlayışının olmasıdır.
Yıkılan şehirleri yeniden kurmak; bu ağır bir yük ve sorumluluk. Hem geçmişte yaptığınız hataları tekrarlamayacaksınız, hem de bozulan dengeleri yeniden kuracaksınız.
Şehir merkezlerinde belli alanları rantın zirvesine çıkarıp, her türlü denetimsizliği ve kayırmacılığı göze alarak yüksek katlı binalar, iş merkezleri yapmayacaksınız.
İmar aflarını siyasi lugatinizden çıkaracaksınız.
“İlgili mevzuatımız yeterli, ama denetim zayıf” sözlerinin arkasına sığınıp insanların aklıyla alay etmeyeceksiniz. Eğer denetimde zaaf varsa, bunun sadece uygulamayla değil, mutlak surette mevzuatla da ilgili olduğunu göreceksiniz.
“Yatay mimari” deyince sadece binaların kat sayısını değil, şehrin ekonomik değerlerini ve üretimini geniş alanlara yaymayı da işin içine katacaksınız.
GENÇLER VE AİDİYET
Devam edelim.
İnsanların göç etmesi neden dert edilmeli?
Bulunduğu coğrafya itibarıyla zaten hassas dengelere sahip şehirlerde, yazık ki bugüne kadar hiç fark etmediğiniz kadar önemli olan asli unsurların alıp başını gitmesine göz yumarsanız, hiç tahmin edemeyeceğiniz sorunların kapısını açarsınız.
Gençler…
Ekonomik sorunların ağırlaştığı bir dönemin ardından şimdi de depremin yıkıntılarıyla işsizliğin artacağı bir dönemin kaygısı içinde yaşıyorlar.
Bunu konuştum pek çoğuyla. Aidiyetten söz ediyoruz ya hep. İnsanların, özellikle de gençlerin, bunun için tutunabilecekleri dallara ihtiyacı var.
En basit ve makul önerim şu.
Deprem bölgelerinde gerçekleşecek yeniden yapılanma, imar ve inşa süreçlerinde ortaya çıkacak her iş ve yatırımın, öncelikle gençler olmak üzere, depremzedeleri iş sahibi kılacak şekilde planlanması.
Bunu yapmak zorundayız.
O insanları kaderine terk edemeyiz. Gözyaşlarıyla ve ellerinde kırık dökük birkaç eşyayla göç ettikleri yerlerde unutamayız.
Yeni istihdam alanlarının mutlak surette doğrudan üretim odaklı olması, şehirlerin kalkınmasında çok daha önemli bir rol oynayabilir.
Sahici yatırımlar ve üretim odaklı istihdam.
Gaziantep başta olmak üzere bölgede bunun örneği olan şehirlerimiz var. Üretmesini bilen, ürettiğini Türkiye’ye ve dünyaya satabilen insanlarımız, başarılı şirketlerimiz var.
Bu modeli yaymak, geliştirmek zorundayız.
Kalbi kırık, acısı büyük milyonlarca insanı daha büyük şehirlerin dişlilerine terk etmenin bedeli hepimiz için ağır olabilir.