'Yo' ile 'no' arasındaki fark
“EVET” ve “hayır” kavram karışıklığını ilk kez Finlandiya’ya gittiğimde yaşamıştım. Finliler bir şeyi pozitif olarak “evet” diye onaylarken “Yo” derler. Aynen bizdeki hayır anlamına gelen “yok” ya da bazı yörelerimizde söylenen “yoo” gibi anlaşılır. İngilizcedeki hayır anlamına gelen “no“ya da benzer. Bir gün “çayına şeker ister misin” sorusuna “hayır” demek için otomatik olarak ağzımdan “no” çıktığında çayıma boca edilen şekerden sonra karşımdakilerin beni yanlış anladıklarını fark etmiştim. “Evet, hayır” karmaşasının ikincisini ise Amerika’da yaşadım. “Sen bu yemeği sevmiyorsun galiba” sorusuna onaylamak için “evet” dediğimde karşımdaki yemeği sevdiğimi düşünerek tabağımı ikinci kez doldurmuştu. Oysa ben “Evet, ben bu yemeği sevmiyorum” demek istemiştim. Halbuki İngilizce’de doğru cümle, negatif bir duyguyu dile getirdiğim için “hayır” ile başlamalıydı. O andan itibaren neye “evet” neye “hayır” diyeceğim konusuna ekstra bir özen göstermeye başladım. Aksi takdirde karşımdaki benim neyi isteyip neyi istemediğimi anlayamıyor. Ben de istemediğim halde çayımı şekerli içiyor, en sevmediğm yemekten iki tabak yemek zorunda kalabiliyordum. Keşke yanlış evet ve hayırların bedeli hep bu kadar basit olsa. Yanlış yerde “evet” ya da “hayır” demek bazen yanlış bir hayat arkadaşı seçimiyle, bazen hayatı karartacak bir alışkanlığa adım atmayla, hatta bazen de hayatımızı değişik açılardan sekteye uğratacak bir olguyu aktive etmekle son bulabiliyor. Doğru yerde “evet” ya da “hayır” demek için Georgia Üniversitesi politik bilimler profesörlerinden Dr. Jason Reifler ve Dr. Brendan Nyhan bilinç açıklığının şart olması gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre eğitim seviyesi düşük insanlarda “backfire phenomenon” yani “geri ateşleme fenomeni” görülüyor. Ve bu tür insanlarda bilinç %90’a varan boyutlarda kapalı. Kafalarında doğru olarak kabullendikleri olgu her ne ise bilimsel olarak dahi o olgunun yanlış olduğu kendisine gösterildiğinde etki ters tepiyor. İnandığı konuda tepkileri fanatik boyutlara varıyor, saldırganlaşıyor ve o konuda verilebilecek ne tür savaş varsa ön planda rol almaya başlıyor. Bu olgu kişilerin spor taraftarlığında da böyle, politik seçimlerinde de. Kısıtlı bilgi agresifleştiriyor, dolayısıyla verdiği “evet” ya da “hayır” yanıtında bilincini ve bilgisini kullanmıyor, bir gruba karşı egosunu tatmin ediyor.
Her ne kadar Prof. Reifler ve Nyhan‘ın doğru karar için şart olarak öne sürdüğü ülke eğitim seviyemiz istenilen boyutlarda olamasa da bu bayramla kan şeker seviyemiz epey bir yükseleceğe benziyor. Madem beyin de şekerle çalışan bir organ, bakarsınız bu sayede toplum “yo” ile “no” arasındaki farkı idrak edebilir, her iki kararın getirilerinin ne olabileceğini sezebilir ve referandumda ülkesi için gerçekten doğru olduğunu düşündüğü kararı verir. Nice tatlı bayramlara...
Beynin büyüklüğü anneye bağlı
İNSANLARDA ve diğer “maymungillerde” beynin anne sevgisiyle büyüdüğü gösterildi. Memelilerde beyin gelişiminin ve büyüklüğünün neye bağlı olduğunu araştıran Londra Üniversitesi bilim insanları şunları söyledi: “Beynin gelişimini önceleri sadece metabolik hıza bağlıyorduk. Fakat daha sonra çeşitli memeli canlı türleri üzerinde yaptığımız araştırmalar sonucunda özellikle insanlarda ve maymunlarda hamilelik dönemine ve doğum sonrası anne bakımının süresine, verdiği sevgiye bağlı olarak beyin büyüklüğünün değiştiğini fark ettik.” Metabolizması çok hızlı canlılarda dahi anne sevgisini kısa süreli hisseden canlılarda beyin, büyüyebileceği ölçülere ulaşamıyor. Araştırmacıların yorumuna göre “ekonomik sıkıntılar mutsuz toplumların, mutsuz toplumlar mutsuz annelerin, mutsuz anneler sevgisiz çocukların, sevgisiz çocuklar ise beyin kapasitesi dar bireylerin oluşumuna dolaylı sebeplerdir”. Bu araştırmanın detayları Journal Proceedings of the National Academy of Sciences isimli bilimsel derginin son sayısında yayımlandı.
Şeker şoku!
CONNIE Bennett son 6 aydır yazdığı “Şeker Şoku” isimli kitabıyla satış rekorları kırıyor; sık sık televizyon programlarına davet ediliyor. Kitapta işlediği konu şekerin zararları. Bennett kitabı aracılığıyla topluma verdiği mesajı şöyle özetliyor: “Şeker şoku dünyada milyonlarca kişiyi kendisine köle etmiş şeker ve karbonhidrat bağımlılığına verdiğim hastalığın yeni adıdır. Bu bağımlılık öyle bir şeydir ki moral düzelteceği sanılırken tam tersi etki yapar, sağlığı bozar, kişilik yapısında depremlere sebep olur. Sizi şekere olmasa bile tatlandırıcılara, beyaz pirince, beyaz ekmeğe âşık eder ve böylece ensülin salımınızı aşırı derecede aktive eder. Bu da neye mi sebep olur? Obezite, şeker hastalığı, kalp rahatsızlıkları, unutkanlık ve kanserin de içerisinde bulunduğu 140’ı aşkın çeşitte hastalığa! Hastanelere ‘şeker şoku’ hastalığıyla gelen insanlarda yorgunluk, baş ağrısı, baş dönmesi, terleme, titreme, ağlama krizleri, uyku düzeni bozukluğu, görme bozuklukları, kas ağrıları ve hatta intihar girişimi görülmektedir. Bütün bu olgulara farklı teşhisler koyuluyor olabilir ama arkasında bu tür yeme bozukluğu olduğu da bir gerçektir.”
Benett “beyin şekerle çalışıyor ama dozu kaçırarak şekeri abartmak da başta beyin olmak üzere her şeyi öldürebiliyor” diyerek sözlerini tamamlıyor.
Şekerle savaşıyla isim yapan bir diğer isim de çocuk doktoru endokrinolog Dr. Robert Lustig. Dr. Lustig, vücuttaki bütün metabolik bozuklukların sebebi olarak lifsiz ama fruktozu çok yüksek diyeti ve şeker yerine kullanılan tatlandırıcıları gösteriyor.