Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KAYITLARA geçmiş, en uzun yaşayan insan Fransız bir kadın. Adı Jeanne Louise Calment. Tam 122 yıl 164 gün yaşamış. “Yapamazsın” denileni yapma inadıyla tanınan bir kadınmış Calment.

        85 yaşına geldiğinde şiddetli kalça ağrılarıyla doktora gittiğinde doktoru osteoporoz (kemik erimesi) teşhisi koyarak eve göndermiş. İlaçların yanı sıra düşme tehlikesi olan her türlü aktiviteyi de yasaklayıp sakin bir hayat önermiş.

        İnatçı Calment, doktorunun bu tavsiyesinin tam tersine hemen gidip kendisine pembe bir bisiklet almış. Çevresindekilerin yalvarıp yakarmasına kulak asmayıp eklem ağrılarına rağmen tam 100 yaşına kadar her gün 10-15 dakika bisiklete binmiş. 100. yaş gününde artık yalnız yaşamaktan vazgeçip yediklerinin ve sağlık sorunlarının takip edileceği bir yaşlılar evine taşınması tavsiye edildiğinde, “Evde ne varsa onu yerim, kendi kendime giyinip soyunduğum sürece de evimden çıkmam” demiş.

        110 yaşına kadar tek başına mütevazı bir hayat sürdürmüş. 110. yaş gününde komşularını yemeğe davet edip yemek pişirirken gözleri iyi görmediğinden evde yangın çıkarınca mecburen yaşlılar evine taşınmış. “Artık dinlen, otur oturduğun yerde” dendikçe günlük yürüyüş süresini artırmış.

        114 yaşında iken ormanda düşüp kalça kemiğini kırınca ameliyat olmuş. Bu sefer de “Yatması gerekiyor” diyen doktorların inadına tekerlekli sandalye alıp hayatının sonuna kadar o sandalyeyle (olabildiğince) aktif hayatını sürdürmeye devam etmiş.

        Son dakikaya kadar bilinçli olan ve espri yeteneğini hiç kaybetmeyen Calment’in, “Hayatta vazgeçmem” dediği 5 alışkanlığı varmış: “Her gün banyo sonrası cildini saf zeytinyağıyla ovmak, sadece zeytinyağlı yemekler yemek, her gün bir kadeh tatlı kırmızı şarap içmek, haftada 1 kg çikolata tüketmek, günde 2 adet sigara içmek.”

        122 yaşında uykuda ölen Calment’in son doğum gününde hayli zekice yaptığı espri hâlâ tebessümle anılmakta. Kadın gazetecilerden birisi sormuş: “Bir kadın olarak, kırışıklar hakkındaki duygularınızı alabilir miyim?” Kısık gözlerle gazeteciyi tepeden tırnağa süzen Calment cevabı yapıştırmış: “Ben aynada ne yüzümde ne de vücudumda kırışık görüyorum. Sanırım varsa da şu an üzerine oturuyorum!”

        Geçen hafta Genome Research isimli bilimsel dergide yayınlanan bir araştırmaya basında geniş yer veriliyor. Proje yöneticisi Dr. Chris Tyler-Smith, yaptığı açıklamada 115 yaşında ölen Hendrikje van Andel-Schipper isimli bir kadının vücudunu tıbbi araştırmalara bağışlaması sonucunda bu incelemeleri gerçekleştirdiklerini açıkladı.

        Yaşlı kadının kanında ve organlarında “uzun yaşamın” sırlarını araştıran ekip, enfeksiyonlarla savaşan akyuvarların üçte ikisinin “stem hücre” kökenli olduğunu keşfetmiş. Yaşlandıkça ölen stem hücrelerinin yaşlı bir bedende bu kadar aktif olması, yaşlanmayı yavaşlatan bir faktör olarak değerlendirilmiş.

        Sonuç böyle olunca da akıllara “dışarıdan stem hücre enjeksiyonuyla ömürlerin uzatılıp uzatılamayacağı” sorusu gelmiş. Şimdi bütün dikkatler bu fikir üzerinde yoğunlaşmış durumda.

        Eğer insanoğlu sadece kas, kemik ve sinir sisteminden oluşmuş varlıklar olsa bu hipotezin önünde saygıyla eğileceğim. Lakin tüm bedensel sağlığımızı bozan ya da düzene sokan duygularımız, hayat anlayışımız, alışkanlıklarımız ve yaşam biçimimiz var işin içerisinde. Bir de garip değer yargılarımız...

        Uzun yaşamak isteyip aynı zamanda yaşlanmayı kabullenmeyecek bir mantıksızlık içerisindeyiz. 122 yaşındaki kadına (onca öğrenecek şey varken) kırışıklıklar hakkında fikrini soracak kadar da yüzeyseliz. Hayatta asıl önem verilmesi gereken değerin, içerisinde yaşanan sürenin değil de yaşanabilecek ve yaşatılabilecek güzellikler olduğunun farkına bir varabilsek belki de stem hücrelerimiz hiç eksilmeyecek.

        En iyisi (ama kısa ama uzun) yaşamımız süresince Calment’in felsefesini sürdürebilmek: Kırışıklıkların (bizi üzen tüm faktörlerin) “üzerine oturabilmek”, aktif ve üretken olmak, espri gücümüzü hiç kaybetmemek. Eminim gerisi kendiliğinden gelecek.

        Hayvanlar, sahiplerini dava edebilmeli mi?

        EVE alınıp kümes hayvanı gibi balkonlara tıkılmış ya da sokaklara atılmış köpekler, karnı doyurulmayan, aç susuz sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilen kümes hayvanları, sadistik duygularını tatmin eden sahipleriyle cehennem azabı yaşayan kediler, kuşlar, kaplumbağalar ve daha nice dilsiz, çaresiz hayvanlar... Bu dünyada bizim kadar özgür ve mutlu yaşama hakları varken bu hakları elinden alınanlar...

        İşte böylesi “sahipli” hayvanların, sahiplerini dava edebilmesi için yeni yasalar oluşturmak amacıyla kolları sıvayan Amerikalı avukatlar, 10 yıldır bu işin savaşını veriyorlar. Bu çabaya gülüp geçenleri şaşırtan (Amerika’nın belli bölgelerinde uygulamaya geçilen) kararlar, geçen hafta New York Times Dergisi’nde açıklandı.

        Her hayvanın psikolojik baskı yaratıldığında geliştirdiği biyolojik ve tavırsal değişiklikleri tanımlanmış. Dava edebilme yeteneği olmayan bu hayvanları görenler, durumu mahkemeye rapor ettiklerinde davacı olarak yazılmıyorlar. Eziyeti yaşayan hayvan, direkt davacı olarak kayda alınıyor.

        Hayvandaki değişiklikler incelendikten sonra hayvan sahibi gerekli cezaya çarptırılıyor. Özellikle at, maymun, köpek gibi zeki hayvanların cezası daha yüksek. Bu uygulamayı başlatan avukatlara liderlik yapan Steven Wise, Amerika’nın diğer eyaletlerindeki, Avrupa ve Asya’daki tüm hayvansever avukatları aynı kavgayı vermek üzere göreve davet ediyor.

        “İnsanlara yapılan bunca haksızlık varken hayvanlara yapılan haksızlıklar için mi çaba göstereceğiz” diyenlere ise çok anlamlı bir yanıt veriyor: “İnsanlara haksızlık yapmak bir hastalıktır. Bu hastalık, güçsüzler üzerinde güç gösterisi uygulama hakkına sahip olduğunu düşünenlerde bulunmaktadır. Bununsa tek bir tedavisi vardır: En zayıfın hakkını korumayla yola çıkmak. Bu da ağzı olup dili olmayan, eli kalem tutmayan, günahsız zavallı hayvanlara hak tanımakla mümkün olacaktır.”

        Diğer Yazılar