Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ORTADOĞU üzerine bir roman yazmak yeterince zor. Ortadoğu'yu Beyrut üzerinden yazmak daha da zor. Beyrut demek, Şatilla demek, Hizbullah demek, Arap demek, Ermeni demek, Müslümanlık demek, Hıristiyanlık demek, İsrail demek, AMAL demek, Filistin demek, FKÖ demek, Suriye demek, sol tandanslı eski direnişlerle yüzleşmek demek, think-tank kuruluşları demek; bir şehrin acılarının botoks ve makyajla kapatılırken altta kalan pürüzleri eşelemek demek, kabuk tutan yaraların hışırtılı kaşıntısına kulak kabartmak demek, Filipinli ve Sri Lankalı hizmetçi kızlar demek; unutmak demek, hatırlamak demek ve hatta "Beyrut" demek bolca "Batı" demek, bunca "demek" varsa işin içinde, o iş çok "emek" istiyor demek... Ece Temelkuran, "Muz Sesleri"nde bunları teyellemiş birbirine. Daha doğrusu sağlam bir dikişle değil, teyelle birbirine bağlı duran, azıcık çekiştirildiğinde büyük bir gürültüyle sökülen bu patchwork'u içinden hikâyeler geçen tedirgin bir tren gibi resmetmiş. Kompartımanlara girip çıkmış, ama hiçbirinde çok fazla kalmadan, bütünü görmeye çalışarak, asıl olan şu ki, bu tren nereye gidiyor sorusunu öne alarak; hesaplı kitaplı giderek ama duyguların çağıldamasına izin veren mecralar bırakarak. Kimi zaman "raya girdiğini", kimi zaman "raydan çıktığını" konuştuğumuz Beyrut'un, her iki ihtimalde de ne kadar üzgün olduğunu göstermiş. Her iki ihtimalin de bolca haksızlık ve vicdansızlık türettiğini... "Ee bize ne bütün bunlardan? Beyrut orada bir yerde, bize ne?" diyenlere de "Yok öyle yağma, yok öyle dünya yanar ben izlerim tuzu kuruluğu" dercesine hain bir müjde vermiş: Dünya, Beyrut oluyor, n'aber!.. Eurosentrik dünyalılar, Anglosakson hissiyatlar ve ABD bazlı koalisyonlara rezervasyon yaptıranlar: Bakınız bir cisim yaklaşıyor. Bütün dengesizliği, parçalanmışlığı, yeniden birbirine tutturulmuşluğu, kimlikler enflasyonu, hafıza anomalisi ve restoran vagonunda çıkmış "talihsiz yangını" da taşıyarak üzerimize gelen bir tren var işte, adı "Ortadoğu", adı "Beyrut".

        SAVAŞIN İÇİ, SAVAŞIN DIŞI

        Çünkü bir savaş var. İnsanoğlunun içiyle ve dışıyla yaptığı bir savaş var. Romanın en sevdiğim yanı, Ece'nin Doğu ve Batı arasındaki gerilimi "biri olmak" ve "hiç kimse olmak" için yapılan savaş türleri arasına yerleştirmesi oldu. Batılılar insanı ezen ölçülerde kıymetli "biri" olmanın peşinde. O kıymeti gölgeleyen hiçbir düzensizliğe ve sarsaklığa yer açmıyor masif dünyasında. Ortadoğulu ise sürekli kan, sürekli yıkım ve sürekli yıkıntı arasında ancak yok olarak, "hiç kimse" olarak, ancak eriyerek ve feda ederek bulmuş anlamlı olmanın yolunu. Daha doğrusu erkekleri Doğu'nun, bir şekilde savaşın kendilerini daha "yakışıklı" yaptığını anlamışlar. Ancak tam da anlamsız bir yığın iken anlamlılar, zaten ölecek olmalarının bilinciyle ölümlerini not düşerken kayıtlara. Batılı Allah olmaya çalışırken, Ortadoğulu her öldürülüşünde "Allah" diyor. Çünkü Ziad'ın dediği gibi: "İnsanların kalplerini tarif edecek başka bir sözcüğü kalmadı. Bırakmadılar. İnsanların kalplerini yağmalıyorlar. Onlar da kalplerini kapatıyor. Hikâyelerimizi yağmalıyorlar. Kıra döke Asur tabletlerini nasıl kaçırıyorlarsa, hikâyelerimizi de bizden öyle kıra döke alıyorlar. Sonra geri kalan döküntüleri bize veriyorlar. 'Alın size busunuz.' New York Times bestseller listelerine giriyor döküntülerimiz. Döküntülerimizi Kızılderililere renkli camlar verir gibi bize geri veriyorlar."

        İSLAMİ DİRENİŞE İSLAM'IN DIŞINDAN BAKMAK

        Roman, içerdiği vicdan ve yer yer aforizma düzeyine varan betimlemeleriyle bir içim su. Melez olmanın konforlarını reddeden, tarafsız olmanın konforunu reddeden, "Mazlum kimse ben onunlayım" diyen yazarın iç sesini tüm kalbimle selamladım. Fakat, "Allah'tan başka hiçbir şeyleri kalmayan insanlar 'Allah' diyerek savaşır" mantığı nedeniyle yazarın İslam olgusunu yeterince kavramadığını, kavramak da istemediğini düşündüm. Zalime, haksıza, Batılı kibire ve Batılının ikiyüzlü "tarafsızlık" anlayışına karşı konumlanırken, Doğu'nun şemsiyesini seçmekte hiç tereddüt göstermeyen yazarın, Batı'yı icat eden "sekülerizm"le kol kola oluşu, romana duyduğum sevginin yanına bir soru işareti eklememi gerektiriyor. Fakat her halükârda diyebiliriz ki, "Muz Sesleri" Batılı okurlara ancak kara derisinden bir "sır" verirse okunabilir olacağını bilen ve bu yüzden hep "ben" diye başlayan, hiç "biz" diyemeyen, salt bir dedikodu işitme hazzını karşılamaya çalışan "o" kitaplara hiç benzemiyor. Ortadoğu'nun acısını bir başkasının hikâyesi üzerinden süzmeye çalışmayan, o hikâyeyi içinden geçiren metinlere özgü bir ısı yayıyor.

        Diğer Yazılar