Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Medyanın hayatımıza yaptığı müdahalelerin gerçekliğini ilk kez Paris'e gittiğimde fark etmiştim. Normalde havasında aşk olması gereken bir şehir beklediğim için bildiğimiz kaldırımları, trafiği, hatta şubat ayında gittiğim için soğuğu burnuma yiyince kendime geldim. Belki yolda biriyle çarpışarak tanışır ve onunla beraber Paris'te aşk yaşarım ümidiyle tüm tatilimi mahvettiğimi hatırlıyorum. Aynı dayatma, hepimizin irili ufaklı birer marka bağımlısı olması konusunda da boy gösteriyor. Ayakkabı, gözlük ve çanta markalarını hayatımızı sömürmesi yetmiyormuş gibi hızımızı alamayıp aksesuvarları da sokuverdik hayatımıza. Bu yazıyı yazarken parmağımda bulunan gümüş yüzüklerin benzerlerini belki arasam Ortaköy'de de bulurum ama dünya para bayılıp David Yurman'dan almak kendimi iyi hissettiriyor. Gerek dergiler de gerek gazetelerde yıllarca "İnce beden daha seksidir" lafını savunduktan sonra bir iki kilo almaya başladığımda spor salonlarının kapısını aşındırmama arkadaşlarım bile gülüyor. Dün bir tanesi, "Hepsi medyanın suçu sen de çek bakalım cezanı" dedi, tabakta kalan son pizzayı da yiyip beni aç bırakırken. Aynı durum ilişkilere de yansı ve herkes filmlerdeki gibi ilişkiler yaşamaya başladı. Film dediysek hemen Audrey Hepburn'lü 'Breakfast at Tiffany's gelmesin aklınıza, gündelik aşk yaşanan, güzel bir yemeğin ardından ortadan yok olan sevgililerden bahsediyorum. Herkesin ilişkisi bir tuhaf hal alırken en kısa ilişkisinin 2 sene olmasıyla övünen bendeniz bile yön değiştirmeye başladı. Arkadaşlar arasında sorun çözücü, halden anlayıcı olarak anılsam da artık ben de tadımlık şeyler yaşayıp sürümden kazanmak istiyorum. Kimse için rahatımı bozamayacağımı geç de olsa anladım ve ömür mutlu evliliği olan çiftlerdense, bir gün sürecek evlilikleri kıskanmaya başladım doğrusu. Bunun için ben de Aşk-ı Memnu'yu mu suçlasam acaba? Keşke en azından bir bölümünü izleseydim, en azından elimde kozum olurdu!

        Bu sefer tebrikler

        Hülya Avşar ve Habertürk'teki programına konuk olan Gülben Ergen, hakikaten çok eğlendirdi beni. Alttan alttan, kibar kibar birbirlerine verdikleri gazlarla eminim izleyenleri de eğlenmiştir. Yalnız Hülya'nın sorduğu esprili sorulara Gülben'in sanki gözünde lens varmış da batıyormuş gibi, gözlerini aça aça cevap vermesi bir tuhaftı. Yaptığı anaokulu projesi gerçekten başarılı, kimsenin diyeceği bir şey yok. Umarım bir sürü ufaklık yapılan okullarda eğitim alacak. Ama Gülben Ergen'in konuyu anlatırken gözünden fışkıran o "hırsa" ben güvenemedim doğrusu. "5 verin 10 verin, ne verirseniz verin" derken sanki başka bir planı var gibi. Paraları alıp cebe atmayacak tabii de, ne bileyim, son albüm yattı kaldı yerlerde, "Çocuklar bahane edilip eski şan-şöhret ele mi geçirilecek acaba?" Öyleyse bile önemli bir hareket bu yaptığı. Bunu söyleyeceğimi hiç tahmin etmezdim ama, Gülben Ergen'i bu projesi için kutluyorum, amacı o olsun ya da bu olsun!

        Eyyvah Eyvah

        Nihayet vakit bulunup izlendi! Demet Akbağ'ı nasıl özlemişim yahu, daha çok görünse ya ortalıkta. Hele Ata... Ne kadar gerçekçi bir oyunculuk, cidden Ata değil de Hüseyin Badem olmuş, bakınca gülüyorsun. Akış olarak her Türk filmindeki gibi bazı kopukluklar var ama esprilerin geneli çok başarılıydı. Film boyu çok gülüyorsunuz, bu garip değil de, esas önemli olan film bitip ışıklar yanınca yüzünüzde mutlu bir tebessüm kalıyor. Bunu her film beceremez, tebrikler...

        Diğer Yazılar