Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GEÇEN haftaki yazımın içeriğini yıllar önce Barcelona ve G.Saray’da teknik direktörlük görevleri de yapan Hollandalı Rijkaard’ın tek cümlelik nefis tanımlamasıyla özetlemek istiyorum: Türkiye’de her şey var, hiçbir şey yok...

        Rijkaard bunu her ne kadar Türk futbolu için söylese de eminim ki biraz inceleme fırsatı olsaydı Türk tenisi için de söylerdi. Bu kadar tesis, para, 100 yıldır bir türlü gerçekleş(e)memiş hayalin peşinden koşan sporcular ve yılda 150 milyonluk tenis ekonomisinin en büyük sponsoru aileler varken, dünya tenisine katabildiğimiz hiçbir değer, hiçbir renk yok ne yazık ki...

        Türk tenisini bir yana bırakarak küçücük İsviçre’den çıkan Roger Federer’in hikayesine dönmek istiyorum. Daha önceleri Agassi’nin, efsanevi siyahi Amerikalı tenisçi Arthur Ashe’nin hikayelerini bu sütunları takip edenler bilirler. Federer’e geçmeden önce bunca tenisçinin hikayesini okumuş birisi olarak şunu söyleyebilirim: Bugün dünyanın en üst seviyesine yükselmiş efsanevi tenisçiler başarıya giderken her biri bambaşka yollardan ilerlemiş. Her birinin gittiği yol, yöntem birbirinden tamamen farklı. Ama hepsinin tek ortak özellikleri çok çalışmak ve inanılmaz güçlü mental dayanıklıklarının olması. Agassi babasının evinin bahçesine kurduğu derme çatma kortta yine babasının ‘ejderha’ adını verdiği top atma makinesi ile tenise başlamış, daha sonra ünlü Nick Balloteli’nin akademisinde başarıya ulaşmıştı. Los Angeles’ın yoksul kenar mahallelerinin birer ürünü olan Venus ile Serena Williams’ın ve müesses tenis kulüplerini istila etmiş zengin çocuklarından nefret eden, İllionis’un işçi sınıfı mahallesinde büyümüş Jimmy Cannors’ın aksine, Federer varlıklı orta sınıf bir aileden gelmiştir. İşte buyurun Majesteleri’nin hikayesine..

        Federer varlıklı sayılabilecek ama sıradan bir Baselli ailenin ikinci çocuğudur. Zirveye ulaşmak için toplumsal engelleri aşmak zorunda kalmadığı kesin. Ayrıca John McEnroe gibi bir orta sınıf asisi bile değil. Rakiplerini, en azından maç içinde, azılı birer düşmana dönüştürebilen Connors, Lleyton Hewitt ve hatta Pete Sampras’ın aksine öfkesini kortta asla hırs olarak yansıtma ihtiyacı duymamıştır. Rakibinin konsantrasyonunu bozmak için McEnroe, Ion Tiriac gibi kirli taktiklere de başvurmamıştır. Konuşması düzgün, soğukkanlı ve uslu bir çocuktur.

        Ne var ki kazandığı olağanüstü başarıların temelinde yatan motivasyon da çelik gibi bir kararlılık olmadan sağlanamaz. Federer’in resmi olmayan hayat hikayesini yazan Chris Bowers’a göre, tenis sosyologları için hikayesinden çıkarılacak ders, “böylesi bir kararlılığın sınıfla açıklanamayacağı, bunun yediği önünde yemediği ardında birinde de, bir yerlere tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş birinde de son derece kuvvetli olabileceği”dir.

        Bununla birlikte, ona bir antrenör tutmanın ve ebeveynlerinin onu antrenmanlara getirip götürmesinin de belli ki yardımı oldu. Ve Federer bu ikisinin faydasını da ziyadesiyle gördü.

        Her ne kadar ailesinin ekonomisi hiç de fena olmamasına karşın 8 yaşlarında tenise başlayan Federer ailenin bireysel desteğinden daha çok İsviçre eğitim sistemi ile İsviçre Tenis Federasyonu’nun kurduğu sistemin ürünüdür. Çünkü Federer ailesinin ekonomisi ile değil İsviçre Tenis Federasyonu ile yaptığı sözleşme ile bugünlere gelmiş.

        Onun dünyanın en başarılı tenisçisi olmak için gösterdiği mücadeleyi diğer yazılarımda anlatmaya devam edeceğim ama şimdilik şunu söyleyeyim; Federer daha çocukluğunda potansiyel bir dünya yıldızı olma ihtimali gözüken bir sporcu değilmiş!

        Diğer Yazılar