Fenerbahçe'nin içlerinde Van Persie, Nani gibi dünya yıldızlarını renklerine katması, Galatasaray’ın şampiyon kadrosunun üzerine Podolski’yi transfer etmesi, Beşiktaş’ta tekrar Q7’nin gelişi, Mario Gomez’in ayak sesleri, Antalya’nın Eto’o ile anlaşması derken transfer borsasının en renkli ülkesinin Türkiye olduğu ortada...

Ne oldu da birden bire battı batacak denilen kulüplerimiz böyle bir transfer atağına kalktılar. Halbuki gazetelerde çıkan haber ve yazılara baktığımda kulüplerimiz çoktan iflas etmişlerdi. Kulüplerin kasasına yeni kaynaklar girmediğine göre bu transferleri nasıl izah edeceğiz?

Bu transferler gelecekte büyüyeceği düşünülen Türk futboluna güvenin bir ürünüdür. Borsada meşhur bir deyim vardır: Borsada beklentiler satın alınır, gelecek satılır. Futbolcu transferleri de borsa gibi beklentileri satın alır. Kulüp yöneticileri Türk futbolunun büyüyeceği konusunda beklentileri satın alıyorlar. İyi ki de karamsar yazılara itibar etmiyorlar. Bu sene ligimizin renklenmesini hep yerin dibine soktuğumuz kulüp yöneticilerinin vizyonuna borçluyuz. Şahsen kendi adıma yıllar sonra Lig TV’ye tekrar abone olma arzusu duyuyorum.

Peki bu sürece nasıl geldik? Öncelikle TFF Başkanı Yıldırım Demirören’in Kulüpler Birliği Başkanı Göksel Gümüşdağ ile yaptığı Süper Lig A.Ş. kurulmasını öngören prensip anlaşması üzerine TFF’nin yayın gelirlerinden yapacağı fedakarlık sonucunda kulüplerin kasasına daha çok para gireceği beklentisi, en son olarak da Digitürk platformunun Katarlı bir gruba satılması... Bu satış bile borsada işlem gören kulüplerimizin değerini yükseltmeye yetti. Niçin hem de biliyor musunuz; Katarlı grubun bu kadar üst düzey yıldızın maçlarını tıpkı Aşk-ı Memnu, Muhteşem Yüzyıl gibi diğer ülkelere pazarlayabileceği beklentisini satın aldı borsacılar...

Bu sürece hiç kuşku yok ki Demirören yönetiminin bugüne kadar Türk futbolundaki mayınları tek tek temizlemesi sonucunda ulaştık. 3 Temmuz sürecinde tıkanma noktasına gelen Türk futbolunu bu enkazdan ustaca çıkarması, (ki “Demirören yumurtayı dik tuttu / tutabilecek mi” başlıklı yazılarımda bu süreci anlatmıştım), profesyonel hakemliğe geçiş ve Şampiyonlar Ligi finalini bir Türk hakeminin yönetmesi, dünyanın en güzel tesislerinden Riva’nın bitirilmesi, futbol lisesinin açılması, saha kapatma cezasının ardından tribün kapatma yasağının da kaldırmasıyla taraftarların rahatlıkla kombine kartları alabilmesi...

Kim ne derse desin Passolig’in seyirci profilini değiştirmesiyle kötü seyirci yerine iyi seyircilerin statlarda daha rahatlıkla yer alacaklarını söyleyebiliriz. Geçen yıl Passolig bahanesiyle tribünlerden kaçan -halbuki takımının sıkıcı oyunundan bıkan- Fenerbahçe taraftarı bakın bakalım her maçta nasıl da tribünleri dolduracak. Bu canlanma sayesinde maç günü gelirleri, forma satışları derken, yeni sponsorları da Türk futbolunun içinde göreceğiz.

 

KARAMSAR PAPAĞANIN SONU

Benim açımdan bu gelişmeler hiç de şaşırtıcı olmadı. 2.5 yıl önce yayınlanan “Lincoln’un papağanı” başlıklı yazıma atıfta bulunmak istiyorum. Lincoln her zaman olumsuzluğa dem vuranlara karşı papağan hikâyesi anlatır. “Jefferson City’de bir avukatın papağanı her sabah onu çığlık çığlığa uyandırıyormuş: ‘Bugün dünyanın sonu geliyor, Kutsal kitap böyle buyuruyor...’ Günün birinde avukat kuşu vurmuş...” Başkan Lincoln öykünün sonunu şöyle bitiriyor: “Bir bakıma kuşun kehaneti de gerçekleşmiş. Hiç olmazsa kendisi için.”

Diğer yazar-yorumcu dostları bilmem ama benim avukatın vurduğu felaket tellalı papağanın akıbetine uğramaya niyetim yok!” Artık “Türk futbolu batıyor” söylemlerine de itibar etmeyeceğim. Yıllarca ayağına çelme takılarak, dövülerek şekil alan Türk futbolu yine borsa deyimiyle ‘yükselişe’ geçmiştir.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!