Her futbol sezonu öncesinde artık geleneksel hale gelen ‘Merhaba Futbol’ yazımı bu kez biraz öne aldım. Bunun nedeni de sürekli olarak kulüplerin batacağını söyleyenlere karşı ‘karamsar papağan’ metaforunu kullanarak, “Hani Türk futbolu batıyordu” başlığıyla geçen hafta yayınlanan yazıma gelen tepkiler oldu... Yazım bir kesim tarafından “Türk futbolunun son dönemdeki en ümit verici” yazısı olarak değerlendirilirken, doğal olarak “şimdi karamsar papağan ben miyim” diye soran yazar arkadaşlarım da oldu...

Üstelik gazetemiz yazarlarından değerli arkadaşım Kaan Ark köşesinde beni çok fazla iyimser bulduğunu yazmış. Kaan, benim iddiamın aksine “ille de kulüpler batacak” derken benim de pembe gözlüklerimi değiştirmemi istemiş. Ben bir tez öne sürdüm Kaan da antitez öne sürdü. Dolayısı ile Kaan’a yeni bir cevap vermek istemiyorum ama şu kadarını söyleyeyim; son 10 yılda kaç defa Beşiktaş, F.Bahçe, G.Saray’ın battığını yazan haber ve köşe yazılarını okuduğumuzu hatırlamaya çalışalım... Hele kapıda alacaklıların nöbet tuttuğu ve herkesin “battı, batacak” dediği G.Saray’da Adnan Polat’ın başkanlığa gelmesinin ardından ben “G.Saray stres testini geçer” diye yazılar yazıyordum. G.Saray 6 yılda 4 kez şampiyon oldu. Yine son 10 yılda her sezon başladığında birçok ağızdan tıpkı karamsar papağan gibi “bu hakemlerle bu lig bitmez, yurt dışından hakem getirmeliyiz” sözlerini duyarız. Peki ne oldu son 10 yılda? Cüneyt Çakır önce Dünya Kupası’nda, sonra Şampiyonlar Ligi finalinde görev yaptı. Daha kaç tane FIFA kokartlı hakemimiz yurt dışında düdük çalıyor.

Filozof ve Kayıkçı... Yepyeni sezon, yepyeni heyecanlar, keyifler, hüzünler yeni transferler, eskimeyen tartışmalar, gerginlikler içinde büyük rekabet bizi bekliyor. İster pembe gözlük takmış olalım, ister Türk futbolun batacağını düşünmüş olalım; bu rekabet içinde hayatı ıskalamayalım; tıpkı filozof ile kayıkçının arasında geçen diyalog gibi... Bir filozof fırtınalı bir havada karşı kıyıya geçmek için kayıkçının küçük sandalına biner ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

Filozof: Tarih hakkında hiçbir şey biliyor musun? Kayıkçı: Hayır! Filozof: O zaman ömrünün yarısını boşa geçirmişsin. Peki, hiç matematik öğrendin mi?” Kayıkçı: Hayır! Filozof: O zaman ömrünün yarısından çoğunu ziyan etmişsin.”

Tam bu anda büyük bir dalga sandalı devirir, filozof ve kayıkçı suya düşerler.

Kayıkçı: Peki sen yüzme biliyor musun? Filozof: Hayır! Kayıkçı: O zaman sen ömrünün tamamını boşa geçirmişsin.

Kıssadan hisse, hayatı anlamlandırmaya çalışırken bazı temel şeyleri ıskalamamak ve hayatın değerini bilmek gerekir.

2015-16 futbol sezonu başlıyor. Hepimiz evde, sokakta kahvede, hakem, hoca, yönetici kararlarına, futbolculara dair açılımlar getireceğiz: “Hoca 3-5-2’de neden ısrar etti anlamadım. Adamın felsefesi yanlış. İşin matematiğini bilmiyor, Dön 4-4-2’ye, çıkar şunu, al sağ tarafa fuleli, driplingçi filancayı, besle tandemi... Ah biraz tarih bilseler, bak 80’de şu maçta ne olmuştu... Vizyon yok bunlarda... Halbuki dünya futbolunda...”

Çok iddialıyız ve “İddaa” oynuyoruz ya. İşin ucunda para var artık, bilmediğimiz lig, bilmediğimiz takım kalmadı! Hal böyleyken 10 ay boyunca futbolun felsefesi, tarihi, matematiği havada uçuşacak. Sonra ligler bitecek... O sezonun sonunda, o anları yaşamış olmanın hazzı, eğlendiğimiz, coştuğumuz, güldüğümüz, ağladığımız, kızdığımız zamanlar bir hoş seda olarak kalacak. Üçün beşin ikinin, matematiğin, felsefenin hesabını yapmadan, gönül verdiğiniz renklerin, sevgilinin seyir zevki ile hayatımızın bir eğlencesi olarak gördüğümüzde bir şeyleri ıskalamamış olacağız. Şu ölümlü dünyada futbolu anlamlandırmaya çalışmaktan daha çok, futbolu hayatı yaşar gibi güler yüzle yaşamak bizi mutlu kılacak.

Kayıkçının denize düşen filozofa dediği gibi, “ömrümüzün tamamını boşa geçirmemek” için, futbolu sadece futbol olarak, bu “basit” zevkleri ile yaşayacağımız bir sezon diliyorum. Merhaba futbol! Sağol.


YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!