Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Hıncal Uluç’un yoğun bakımda olduğu haberini tam da artık yazı yazıp yazmamayı düşündüğüm, yazı yazmaya dair motivasyonumu giderek kaybettiğim bir anda aldım. Hıncal Abi de epeydir yazmıyordu ve pek çok kişi farkında değildi. Gerçi pek çok kişi gazete okumadığı için farkında değildi, ama bu önemsememe ya da görmezden gelme sadece ona karşı değil. Kısa zamanda politik baskı, teknolojik gelişmeler, sosyal medya ve okuma alışkanlıklarının değişmesiyle birlikte hemen hepimiz suya yazar olduk. Yazsak da yazmasak da bir anlam ifade etmemeye başladı.

        Kendi adıma Hıncal Uluç’un yazmadığı bir medya dünyasında daha da yalnız hissetmeye başladım. Giderek, yazı yazmayı öğrendiğim, örnek aldığım, zamanla tanıştığım ve bu yolculukta bazı ortak değerleri ve idealleri paylaştığım, entelektüel akranım olarak kabul ettiğim isimler azalmaya başladı. Bu da işin tadını, köşe yazarlığı yapmanın hevesini, rengini kaçırdı. Hıncal Uluç bu işin en iyisiydi; “Hepimiz Hıncal’ın paltosundan çıktık,” diyecek olan çoktur basında. Türk basınında Hıncal’ın yeri “Sezen Aksu’ya şunu demişti, Defne Joy’un ardından bunu yazmıştı,” birkaç sosyal medya sansasyonuyla sarsılamayacak kadar önemlidir. Ben de yola Hıncal Uluç olma isteğiyle çıkanlardan biriyim.

        KÖŞE YAZISI NEDİR

        Bir insan neden köşe yazarı olmak ister? 90’ların sonunda köşe yazarlığında bilindik bütün ezberleri sarsan Perihan Mağden bir yandan edindiği şöhretten hoşlanıyor, bir yandan da kulağa daha havalı geldiği için bu işi yapmaktan nefret ettiğini yazıp duruyordu. Henüz karikatüre dönüşmemiş ve pimini çekip kendi kendini patlamasına vakit vardı. Serdar Turgut da onun köşe yazarlığından nefret edip bir yandan da nimetlerinden faydalandığının altını çizmişti. Nefret ettiğini söylediği köşe yazarları bize iyi bir hayat yaşatmıştı.

        Bugün köşe yazarlığı dışarıdan öyle gözükse de 80’lerdeki, 90’lardaki ihtişamından çok uzakta. Hatta alınan maaşlarla artık orta sınıf bir hayat bile yaşamak mümkün değil. Oysa köşe yazarının çok kazanmasının anlaşılabilir bir gerekçesi vardır. Köşe yazısının amacı okura kendi bildiğini ve düşündüğünü tekrarlamak değil, ona üzerinde iyi düşünülmüş yeni bir perspektif sunmak, okurun aklına gelmeyeni söylemektir. Bu köşeler ayrıca okura bilmedikleri, ulaşamadıkları, erişimlerinin olmadığı ayrıcalıklı bir dünyanın da kapısını açar. Bu kapının arkasında gazetecilerden faydalanmak isteyen çıkar odakları vardır ama ekonomik bağımsızlığı köşe yazarının aynı zamanda ideolojik bağımsızlığıdır.

        İdealdeki formülün Türk basınında her zaman tutmadığı belli. Türkiye’de gazetecilerin kazandığı para ne yazdığıyla değil, ne yazmadığıyla orantılı çoğunlukla. Bildiği yazmamak hep daha fazla kazandırır.

        Hıncal Uluç bu işin en iyisiydi ama en zengini değildi. Türk basınını tek başına bu kadar değiştirmiş, etkisini her alana yaymış bir kişi daha bulamazsınız. Spor yazarlarının tuttukları takımı açıklamalarından uzmanı olmadıkları halde köşe yazarlarının yemek, sinema, seyahat konusunda kalem oynatmalarına kadar hepsi Hıncal Uluç etkisidir. Bunun karşılığında mal varlığı olarak bir tek Alkent’teki bahçe katı ev sayılabilir herhalde. Ama en iyi yaşayan, köşe yazarlığını parıltılı bir mertebeye dönüştüren de oydu.

        Bir insan kendi düşüncelerinin başkalarına bir şekilde faydası olacağına inanıyorsa ve gerçekten yazmak istiyorsa köşe yazarı olur. Ama Hıncal Uluç yazı yazılarak iyi bir hayat yaşanabileceğini de göstermişti. En azından benim daha lisede köşe yazarı olmayı kafama koymama neden olan da onun gibi yaşamaktı. Gezmek, görmek, anlatmak; herkesin içeri giremediği o kapılardan girmek ve içeride neler olup bittiğini yazabilmek.

        O hiçbir zaman yaygın kabul gördüğü anlamda bir entelektüel değildi. Okuruna tepeden bakmak, kendisinin okurdan daha üstün olduğunu ispat etmek değildi amacı. Okuru peşine takıp gezdirmek, karşısındakini küçümsemeden anlatmak yetti ona. Bugün yüzlerce taklidinden farkı aynı zamanda başka bir bakış açısı daha sunabilmekteki becerisiydi. Entelektüeller onu fazla ana akım buldu hep, çünkü yer yer onların yücelttiği veya kabul ettiği ezberleri sorguladı. Beyaz tuval sanat mı? Botero’nun şişman kadın heykelleri estetik mi? Aksiyon filmlerine beş yıldız, İstanbul Film Festivali’nde filmlerden çık. Oysa yaptığı buralarda herhangi biri gibi dolaşıp anlatırken herhangi birinin verebileceği tepkileri de yansıtmaktı. Göründüğünden daha sofistike zevkleri olan biriydi aslında, ama haftanın altı günü tam sayfa “Hıncal’ın Yeri” fıkraları, mektupları, Pazar öyküleri ve izlenimleriyle herkese açık bir kamusal alandı. En az bir 30 yıl zirvede kalmasının sırrı da buydu.

        BUNDAN SONRA

        Ezber bozmayı, pergelle kare çizmeyi, şeytanın gör dediğinin altını çizmeyi de en iyi bilen oydu kuşkusuz. Ama bütün bunlar rol değil, gerçekten böyle yaşadığı, böyle biri olduğu içindi. Zor bir karakterdi; huysuz, inatçı, yer yer kendi içinde çelişen. Alparslan Türkeş’in kucağında büyüdüğünü anlattığı yüzlerce yazıdan sonra Selahattin Demirtaş’a oy vermesi kendi içinde bile nasıl tabu deviren olduğunu açıklamak için yeteri kadar açıklayıcı sanırım.

        Bana verdiği en büyük ders de bu oldu. Daha onu tanımadan, sadece okuru olduğumda -ki eve Hürriyet girerdi, sadece onun için başından sonuna nefret ettiğim Sabah’ı alırdım- yazdıklarından öğrendiğim: aklından geçeni bedeli ne olursa olsun, karşındaki ne düşünürse düşünsün, tribünlere, alkışa rağmen hiç çekinmeden dile getir. Gerekirse tek başına kalma pahasına. Onunki de yalnız bir hayat oldu kuşkusuz.

        Bugüne kadar ben de yapabildiğim kadar bunu yapmaya çalıştım. Ancak epeydir bunun sürdürebilirliği ya da gerekliliği konusunda yanıtını bulamadığım bir sorgulama yaşıyorum. Köşe yazarlığına hala ihtiyaç var mı? Köşe yazarlığı eskisi gibi iyi yaşattırmıyorsa, sonunda ödülü yoksa bu işe devam etmenin anlamı var mı? Bu sorgulamayı birkaç gündür kendi içimde daha sık yapmaya başladım; Hıncal Abi’nin yoğun bakımda olduğunu öğrendiğimden beri.

        Aslında onu kaybedecek olma korkusu bende yazıya daha da sıkı sıkıya sarılma hissi uyandırdı. Onun mirasını ileriye taşımak, ondan öğrendiklerimi daha da baskın bir şekilde uygulamak için. Saldırılacak ve devrilecek çok tabu var. Çoğunluk hala insanın karşısına alması gereken bir kurum. Tokyo’da yeraltında beş masalı bir lokantadan hala tam sayfa yazı çıkabilir. Bir efsanenin ardından o henüz hayattayken de yazılabilir.

        Diğer Yazılar