Diyanet İşleri Başkanlığı “15 Temmuz Darbe Girişimi ve Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi” başlıklı tek gündem maddesiyle 3-4 Ağustos 2016 tarihlerinde olağanüstü toplanmıştır. Şûrada kendisine tevdi edilen görev doğrultusunda Din İşleri Yüksek Kurulu daha önce başlattığı incelemelerine hız vererek, FETÖ/PDY’nin (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel DevletYapılanması) din anlayışını bizzat kendi kaynaklarından tespit etmek üzere çalışmalarını sürdürmüştür. Bu kapsamda örgüt elebaşının Türkçe olarak basılmış olan 80 kitabı incelenmiş, 40 bin dakikayı bulan (yaklaşık 670 saat) sesli ve görüntülü konuşması dinlenmiştir.  Bu çalışma halkımızı bilgilendirmek ve din üzerinden yapılabilecek istismarlara karşı
bilinç oluşturmak amacıyla oluşturulmuştur. 

I. BÖLÜM GÜLEN’İN KENDİSİNİ TAKDİM ŞEKLİ

Gülen, kendisini Yüce Allah ve Hz. Peygamber (s.a.s.) ile doğrudan görüşen ve Yüce Allah ve Hz. Peygamber’den (s.a.s.) aldığı talimatları müntesiplerine ulaştıran bir konumda görmektedir. Gülen’e ait basılı, sesli ve görüntülü materyallerden aktarılan aşa- ğıdaki pasajlar, bu gerçeği bizzat kendi ağzından ortaya koymaktadır. Bunun tipik örneklerinden biri şu satırlardır: “Şayet Allah, kendi katından göndermiş olduğu bir kısım ışınları, onun üzerinde kırıp, başkalarına yansıtıyorsa, bu yüce ve kutsî iş için o insanın, kendisini seçen Rabbi’ne karşı şükran duyguları ile iki büklüm olması gerekmez mi?” (Gülen, Fasıldan Fasıla 4, Nil Yayınları, İzmir 2009, s. 108).

Alıntıda şu hususlar açıkça gözükmektedir:

1. Allah’tan gelen ışınla Yüce Allah’ın gönderdiği vahiy, ilham veya keşif gibi bilgiler kastedilmektedir.

2. Gülen, bu bilgilerin kendisine geldiği kişidir.

3. Gülen, bu bilgileri almak ve dağıtmak gibi yüce ve kutsal iş için seçilmiş kişidir.

Görüldüğü üzere Gülen, kendisini, Allah’ın kendisine gönderdiği bilgileri diğer insanlara aktaran, anlatan bir konuma yerleştirmektedir. Bunu ışının prizmada kırılıp yansımasına benzeterek anlatmaktadır. Işın kelimesiyle sembolize edilen bu bilgilerle Allah’tan ‘vahiy’ alınması kastediliyorsa, böyle bir iddia kişiyi ‘zındıklık’a götürür. Çünkü Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte vahiy sona ermiştir. Onun vefatından sonra vahye muhatap olunduğu iddiası sahte peygamberlik anlamına gelir ki bu da boş bir iddiadan öteye geçmez. Işın ile kastedilen “ilham veya keşif” ise o takdirde de bunların, kişinin kendisi dışında başkaları için hiçbir bağlayıcılığı olmayan, sübjektif deneyimlerden ibaret olduğu ortaya çıkar. Bu deneyimlerin alınıp başkalarına anlatılan ve dağıtılan kesin bilgiler gibi sunulması İslam itikadı ve temel bilgi kaynakları açısından asla kabul edilemez.

A. ALLAH ILE GÖRÜŞME İDDİALARI

1. “Caminin Kürsüsünde Allah Vardır, Cemaatin Arasında Muhammed Mustafa Vardır” Gülen 26.11.1989 tarihli Hisar Camii’nde yaptığı bir konuşmasında İslam inancıyla bağdaşması asla mümkün olmayan şu ifadelere yer vermektedir: “Mümin mabede adımını attığı andan itibaren orada gerçekten kime ta’zim yapılacak, onun mehabet ve mehafeti altına girer. O meclis öyle bir meclistir ki o meclisin kürsisinde artık bakan, gören, duyan, her şeyimize nigehban olan (haberdar olan) Allah vardır. Ve eğer saflarınızın arasında dolaşan birisi varsa, yukarılardan ona müsaade edilmişse o da kendisi ile alakalı her toplantıda bulunup toplantıyı şereflendirmek için bulunan, gönüllerimizin sultanı, gönüllerinizin sultanı, insanlığın efendisi Hz. Muhammed Mustafa vardır. Ve sizi böyle bir mülahaza altında, camide hatırlatacağım, çağıracağım, davet edeceğim gibi ukalaca şeylerden kaçınarak, sizi, böyle bir tablo karşısında camide bulunduğunuz şeyleri takdire davet ediyorum. Kalpleriniz, benim anlayış ve idrakimin çok üstünde bunu takdir ediyordur zannediyorum. Onun için hoca da girse, devlet başkanı da girse, başbakan da girse; burada bizim kalplerimize saniyede, yetmiş defa nazar eden Allah var celle celalühü! Ve burada O’nun gözünün içine bakan, O’nun cemâl-i bâkemâlini müşahade eden Hz. Muhammed Mustafa vardır. Çünkü cemaat, onun cemaatidir, çünkü sultan odur, çünkü sikkeyi basan odur; tuğrayı kesen odur.” (Görüntülü Vaazlar 1-Hisar 1, Kutsilerin Takvası, dk. 10:40-12:00).

Bu konuşmada başlıca üç sakıncalı söylem yer almaktadır:

1. Gülen’in konuştuğu kürsüde Allah vardır.

2. Peygamber Efendimiz, Allah’ın gözünün içine bakmaktadır.

3. Hz. Peygamber, Gülen’in hitap ettiği cemaatin arasındadır.

Gülen’in konuştuğu kürsüde Allah’ın bulunduğu iddiası Yüce Allah’a mekân isnat etmek anlamına gelir. Yüce Allah “mekândan münezzeh” olduğu için O’na mekân isnat eden söylemler kullanmak İslam inancına kesinlikle aykırıdır. Hatta bazı Hanefi âlimler, “Allah semadan ve arştan bizi gözlemektedir.” ifadesini kullanmanın bile sahih Allahtasavvuruyla bağdaşmayan, kişinin imanını zedeleyen bir davranış olduğunu ifade etmişlerdir. (Yahyâ b. Ebû Bekr el-Hanefî, Kitâb fi Beyâni’l-İ’tikâd, s. 18). Buna rağmen örgüt lideri, inanç bakımından risk taşıyan, kişinin imanını tehlikeye sokan bu ifadeleri pervasızca, kitleleri etkilemek için kullanmış; onun tarafından Allah, –hâşâ– cami kürsüsüne yerleştirilmiştir. Allah’a göz isnad edilmesi ve Hz. Peygamber’in onun gözünün içine baktığının ileri sürülmesi Yüce Allah’ı cisim olarak düşünen veya O’na cismanî özellikler nisbet eden tam bir ‘Mücessime’ ve Allah’ı yaratıklara benzeten ‘Müşebbihe’ tavrıdır. Sapkın dinî anlayışlara sahip bu grupların (fırak-ı dâllenin) söylemlerinin örgüt lideri tarafından özensizce, cemaate nüfuz etmek için kullanılması onun ya bilgisinin ya da dinî duyarlılığı- nın eksik olduğunu açıkça ortaya koymakta; daha yerinde bir ifadeyle, iman esasları dâhil hiçbir kutsal değeri istismar etmekten çekinmeyen cüretkâr tavrını gözler önüne sermektedir. Hz. Peygamber’in Gülen’in konuştuğu cami cemaatinin arasında olduğu iddiası ise kendini yüceltme adına sarf ettiği dinî ve hissî dayanaktan yoksun bir hezeyandan ibarettir.

2. DÜNYADA CENAB-I HAKK-I MÜŞAHEDE

İleriki alıntılarda da görüleceği üzere Gülen, doğrudan Allah’ı gördüğünü ve müşahede ettiğini iddia etmektedir. Ancak o, bu iddiasına zemin hazırlayabilmek için önce herhangi bir beşerin de Allah’ı görebileceğini söylemesi gerekmektedir. Dolayısıyla Gülen, Yol Mülahazaları isimli eserinde şu satırlara yer vermektedir: “Vicdan mekanizmasına ait hislerini inkişaf ettirmiş birinin nazarında şehvet hislerinin tesiri çok da önemli değildir. Böyle biri memnu bir manzara karşısında vicdanını dinleyerek “Nazar şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu benden korktuğundan dolayı terk ederse onu imana çeviririm. Ve o kimse bunu kalbinde derin bir zevk olarak hisseder” kutsî hadisini hatırlar ve haram işlememek için gözünü kapar. Bu hadisi şeriften de anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak, gözünü haramdan çeviren bir insanın kalbinde, imana ait öyle bir lezzet vermektedir ki bu lezzet, o insana âdeta her türlü iştihayı (arzuyu) unutturmaktadır. O kişinin haram karşısındaki bu tutumu, daha sonra Cenâb-ı Hakkı müşahede gibi mühim bir neticeyi de semere verecektir. Bu müşahede ötede olabileceği gibi bu dünyada da olabilir.” (Gülen, Yol Mülahazaları, Nil Yayınları, İzmir 2008, s. 80).

Bu ifadelerde, gözünü haramdan koruyan kimselerin Cenâb-ı Hakk’ı müşahede (görme) gibi güzel bir sonuçla karşılaşacakları dile getirilerek bunun âhirette olabileceği gibi bu dünyada da gerçekleşebileceği iddia edilmektedir. Bu dünyada Yüce Allah’ın görülmesinin mümkün olmadığı, İslam âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur. Nitekim “Gözler O’nu göremez, O ise gözleri görür.” (En‘âm, 6/103) âyet-i kerimesi, Allah’ın dünyada görülmesinin mümkün olmadığını ifade etmektedir. Ayrıca Hz. Musa’nın Allah’ı görme arzusuna, Yüce Allah tarafından, “Beni asla göremezsin!” (A’râf, 7/143) şeklinde cevap verilmiş olması da insanın dünyada Allah’ı görmesinin imkânsız olduğunu ortaya koymaktadır. (Eş’arî, el-İbâne, s. 47-62; Bekir Topaloğlu vd., İslam’da İman Esasları, s. 176; “Rü’yetullah”, DİA, XXXV, 311-314). Kur’an-ı Kerim’e göre dünyada Allah’ı müşahede talebi, Allah’ı layıkıyla takdir edemeyen inkârcılar tarafından gündeme getirilmiştir. “Bilgiden yoksun olanlar, ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mûcizeli işaret gelmeli değil miydi?’ dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de onların dediklerinin benzerini demişlerdi. Kalpleri hep birbirine benziyor! Biz, kesin gerçeği bilmek isteyenlere âyetleri açıkladık.” (Bakara, 2/118) ve “Bize kavuşacaklarını ummayanlar, ‘Bize melekler indirilseydi yahut Rabbimizi görseydik ya!’ dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.” (Furkân, 25/21) âyetleri bu hususu açıkça ortaya koymaktadır. Onların bu hatalı tasavvurunu reddetmek maksadıyla Allah ve insan arasındaki iletişimin ancak peygamberler aracılığıyla ve belirli yollarla gerçekleşebileceği de Kur’an-ı Kerim’de ifade edilmiştir: “Herhangi bir beşer ile Allah’ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir.” (Şûrâ, 42/51). Bu âyet-i kerime dünyada iken Allah’ı görmenin, müşahede etmenin mümkün olup olmadığı sorusu üzerine inmiş ve Allah ile insan arasındaki iletişimin, ancak peygamberler vasıtasıyla ve âyette ifade edilen yöntemlerle mümkün olacağı ifade edilmiştir. Ehl-i Sünnet’in kurucu önderi İmam Mâturîdî’nin ifade ettiği gibi diğer insanların Allah’la iletişimi, ancak vahyi okumaları ve anlamaya çalışmaları yoluyla gerçekleşmektedir. (İmam Mâturîdî, Te’vilâtü Ehli’s-Sünne, IX, 141-142). Bunun dışında bir iletişim imkânından bahsetmek inkârcı- ların tutumunu aynen tekrar etmektir. Kitleleri bu şekilde yönlendirmek ise Kur’an âyetlerine açıkça aykırı olan bâtınî bir tavrı, dinî bir hakikat gibi sunmaktır. Ehl-i Sünnet’in ana yolundan uzak olan bu yorum ve değerlendirmeler tam bir fırka-i dâlle yaklaşımıdır. Tasavvuf erbabı da dâhil İslam âlimleri dünyada Allah’ı müşahede iddiasının bir sapma olduğunda ittifak etmişlerdir. Bazı İslam âlimleri ise böyle bir iddiayı ileri sürmenin kişinin imanını zedeleyeceği görüşündedir (Ali el-Kârî, Minahu’r-Ravdi’l-Ezher fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, s. 354-356). Böyle bir sapmayı kitlelere telkin etmek ise, kendisine bağlı konsolide/muhkem bir topluluk oluşturmak için dini hakikatleri çarpıtmaktan çekinmeyen Makyavelist bir zihniyet ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.