Üç yıl geçti. 6 Şubat 2023’te bu topraklar bir kez daha sallandı. Toprakla birlikte şehirler çöktü, evler çöktü, hayatlar söndü. Ama asıl soru şu: Zihnimizde ne çöktü, ne yerinde kaldı?
Resmî kayıtlara göre 53 bin 537 can toprağa verildi. 107 bini aşkın insan yaralandı. 104 milyar doları bulan bir ekonomik kayıp yaşandı.
Bu rakamlar artık istatistik gibi okunuyor. Oysa her biri, yarım kalmış bir hayat, çok büyük bir acı.
Dayanışma bu toprakların gücü
Hakkını teslim edelim. Deprem, bu toplumun en güçlü yanını da ortaya çıkardı. İnsanlar koştu. Eli olan uzattı, sesi olan duyurdu, gücü olan taşıdı.
Devlet de, bütün eksikleri ve gecikmeleriyle birlikte, büyük bir yeniden inşa seferberliği başlattı.
Üç yılda 455 bin bağımsız bölüm yeniden yapıldı. Altyapı büyük ölçüde ayağa kaldırıldı. 92.5 milyar dolarlık kamu kaynağı bu yarayı sarmak için harcandı.
Bu küçümsenecek bir tablo değil, “biz istersek yaparız” tablosu.
Ama tam da bu noktada, insanı rahatsız eden bir duvara çarpıyoruz.
Dünyada güçlü, evde niye kırılganız?
Türkiye’nin müteahhitleri dünyada iyi tanınıyor. Dünyanın en büyük 250 müteahhidi listesine her yıl 40-45 şirketimiz yer alıyor. 2025 ödülleri daha yeni verildi. 1972’den bugüne kadar 138 ülkede 557 milyar dolarlık 12.816 proje üstlenildi. Rakamlar bugünkü dolar değerine getirilse muhtemelen bir trilyon doları geçer.
Afrika’da havaalanı yapıyoruz. Orta Asya’da otoyol, Körfez’de gökdelen, Avrupa’da altyapı inşa ediyoruz. Zamanında, şartnamesine uygun, denetimli.
Ama konu Türkiye’ye gelince tablo değişiyor. Nedense daha dayanıksız, daha kırılgan, daha ölümcül yapılar üretebiliyor.
Burada sadece müteahhidi işaret etmek kolaycılık olur. Çünkü mesele yalnızca “kim yaptı” değil, “nasıl yaptırıldı” meselesi.
İnşaatın hızı, maliyeti ve teslim takvimi çoğu zaman kalitenin önüne geçiyor. Verilen yetki ve kaynak açık: Hızlı yap, ucuza yap, sorun çıkarmadan teslim et.
Peki bu süreçte denetim? Denetim var deniyor. Ama denetleyen kim, ne kadar bağımsız, kime karşı sorumlu, işte orası muğlak.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Denetim yapılmalı, eve tama denetleyeni de kim denetleyecek?
Tuzun koktuğu yerde, yemeği kim kurtaracak?
Kader mi, cüzdan mı?
Bu coğrafyada çok kolay başvurulan bir cümle var. “Kader…”
Ama şu soruyu sormadan kader demek mümkün mü?
Yurtdışında en sıkı denetimle yapılan bina, neden bu topraklarda “idare eder” anlayışına teslim ediliyor?
Demek ki mesele bilgi, beceri, mühendislik değil.
Mesele hesap verme kültürü. Mesele cezasızlık. Mesele “nasıl olsa bir şey olmaz” rahatlığı.
Ve belki de en acısı şu: Kader diyebildiğimiz için cüzdan ağır basıyor.
Bu coğrafyada deprem hep aynı cümleyle anlatılır: “Allah’tan geldi.”
Oysa inanç, ihmali değil, emaneti hatırlatır. İnanç, tedbiri reddetmez, bilakis emreder.
Bugün hâlâ ev alırken zemini sormuyorsak, müteahhidi sorgulamıyorsak, denetimi “formaliteden ibaret” görüyorsak o zaman şunu kabul edelim: Biz depremden korkuyoruz ama depremle yaşamayı öğrenmedik.
Zihinsel deprem olmadan fiziksel deprem bitmez
Üç yılda şehirler yeniden kuruldu. Ama alışkanlıklarımız yeniden kuruldu mu?
Risk azaltma, önleme, planlama…Bunlar hâlâ raporların ve yıldönümü konuşmalarının konusu.
Gündelik hayatta ise hâlâ aynı teslimiyet dolaşıyor, “Ne yapalım…”
Oysa asıl soru şu olmalıydı: Ne yapmalıydık ve neyi yapmadık?
6 Şubat bize şunu öğretti: Bu toplum dayanışmayı biliyor. Yıkıldıktan sonra ayağa kalkmayı biliyor.
Ama asıl sınav şurada duruyor: Yıkılmadan önce ayakta durabilecek miyiz?
Aksi halde her felaketin ardından aynı cümleye sığınacağız. Oysa bu toprakların çok eski, çok sade bir sözü var. 6 Şubat deprem sonrası, en çok onu hatırlatıyor: “Tedbir kuldan, takdir Allah’tan.”