Küresel jeopolitik fay hatlarındaki sarsıntılar, Türkiye ekonomisi için artık sadece manşetlerdeki bir dış politika başlığı değil; mutfaktaki enflasyondan bütçenin kılcal damarlarına kadar uzanan çok boyutlu bir "makro-beka" meselesidir.
Mart ayı verileri, bu sarsıntının öncü dalgalarının kıyıya ulaştığını gösteriyor. Savaşın Türkiye’ye kestiği fatura; büyüyen dış açık, tırmanan maliyet yönlü enflasyon, yavaşlayan büyüme ve bütçe disiplinindeki zorunlu esneme olarak dört ana koldan üzerimize geliyor.
Dış ticarette "Hürmüz" çıkmazı ve pazar kaymaları
Mart ayı dış ticaret rakamları, ilk sarsıntının ihracat cephesinde yaşandığını tescilledi. İhracatın %6,4 gerileyerek 21,9 milyar dolara düşmesi, ithalatın ise %8,4 artışla 33,1 milyar dolara tırmanması, dış ticaret açığını tek bir ayda 11,2 milyar dolara taşıdı. Ortadoğu’daki gerilim nedeniyle bölgeye yönelik sevkiyatlarda yaşanan yaklaşık üçte birlik daralma, özellikle gıda ve tekstil gibi lokomotif sektörlerimizi zorluyor. İhracatın yıldızı otomotivdeki %6,3’lük ve hazır giyimdeki %14,3’lük düşüş (Mart 2026), küresel belirsizliğin reel sektör üzerindeki baskısını netleştiriyor.
Enflasyon ve bütçedeki "ÖTV" fedakarlığı
Enflasyon cephesinde Mart ayı verileri %1,94 aylık ve %30,87 yıllık artışla bir yavaşlamaya işaret etse de, ulaştırma grubundaki %4,52’lik aylık artış, petrol fiyatlarındaki sıçramanın doğrudan bir sonucudur. Devlet, bu maliyet şokunun halka yansımasını önlemek adına devasa bir sübvansiyon mekanizmasını devreye almış durumda. Enerji Bakanlığı’nın açıkladığı petrolün 100 dolar bandında kalıcı olmasının yıllık 925 milyar liralık ÖTV feragati, bütçe planlamasının çok ötesinde bir rakamdır. Bütçede öngörülmeyen 620 milyar liralık ek bir açık yaratma potansiyeline sahiptir.
En güçlü kale: Düşük kamu borçluluğu
Ancak bu karamsar tablonun içinde Türkiye’yi pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeden ayıran hayati bir avantajı var: Stratejik mali manevra alanı. Bugün Türkiye, GSYH’ye oranla %30’un altında seyreden kamu borç stokuyla, bu fırtınayı göğüsleyebilecek en sağlam kalkanına sahip. Düşen vergi gelirleri, yavaşlayan büyüme ve tırmanan bütçe açıkları kuşkusuz birer risk teşkil ediyor; fakat Türkiye’nin düşük borçluluk düzeyi, bu açıkları piyasadan borçlanarak finanse edebilme kabiliyetini koruyor. Bir başka deyişle, Türkiye "savaş maliyetini" geleceğe yayabilecek ve bugünkü refah kaybını borçlanma yoluyla amorti edebilecek eşsiz bir mali esnekliğe sahip.
Özetle; ihracatta pazar kaybı ve enerji yükü reel sektörü zorlasa da, kamunun elindeki bu borçlanma kapasitesi, ekonominin direksiyonunu fırtınada sabit tutabilecek en büyük gücümüzdür.
Ekonomik sistemlerdeki kırılganlıklar üzerine düşünen Nassim Nicholas Taleb’in şu tespiti, bugünkü durumumuzu ve önümüzdeki manevra alanını adeta özetliyor: