Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Abdurrahman Yıldırım Kur mu hızlansın, dezenflasyon mu sürsün?

        Türkiye’de yeniden bir kur tartışmasıdır gidiyor. “Kur daha fazla yükselmeli”, “Bu kur sürdürülemez”, “Türk Lirası fazla değerli” diyenler var. Kurun daha hızlı artırılmasını savunanların temel argümanı da tanıdık: İhracatçı rahatlasın, ithalat pahalılaşsın, dış ticaret dengesi düzelsin, ekonomi daha rekabetçi hale gelsin.

        Ama bu tartışmada çok önemli bir nokta gözden kaçırılıyor. Türkiye hâlâ dezenflasyon programı uyguluyor ve bunun en önemli çıpalarından biri döviz kuru.

        Dolayısıyla kuru hızlandırmak, yalnızca ihracatçının rekabet gücünü artırmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda enflasyonla mücadele edilen bir ekonomide maliyetleri yeniden yukarı çekmek anlamına geliyor.

        Kur artınca sadece dolar artmıyor

        Türkiye ekonomisinde döviz kuru, tüketicinin yalnızca ithal ettiği malın fiyatını belirlemiyor.

        İthalatın büyük bölümü ara malı, hammadde, enerji ve yatırım mallarından oluşuyor. Yani döviz kurundaki artış, fabrikaya, tarlaya, nakliyeye ve sonunda market rafına kadar uzanan bir maliyet zinciri yaratıyor.

        Sanayi ürünlerinde ithal girdinin payı konusunda TCMB’nin hesaplamaları yaklaşık yüzde 44’lük bir orana işaret ediyor.

        Bunun anlamı basit: Döviz kurunu hızlandırdığınızda ithalat fiyatlarını artırıyorsunuz. İthalat fiyatlarını artırdığınızda üretim maliyetlerini yükseltiyorsunuz. Üretim maliyetlerini yükselttiğinizde de enflasyona yeniden merhaba diyorsunuz.

        Üstelik bu yalnızca sanayinin meselesi değil. Enerji ithalatı üzerinden tarımın, ulaştırmanın, lojistiğin ve hizmetlerin maliyetleri de etkileniyor.

        O nedenle “Kur artsın, ihracat kurtulsun” kadar basit bir denklem yok.

        Kur artışının ihracata sağlayacağı avantaj ile enflasyona vereceği zarar aynı anda hesaplanmalı.

        Döviz pozisyonları ne diyor?

        Asıl ilginç olan da burada.

        Eğer Türkiye’de döviz kurunun önümüzdeki dönemde hızlanacağına ilişkin güçlü bir beklenti varsa, bunu önce şirketlerin bilançosunda görmemiz gerekmez mi?

        Oysa tam tersini görüyoruz.

        Finansal kesim dışındaki şirketlerin net döviz açık pozisyonu haziran ayında 2,3 milyar dolar daha artarak 206 milyar dolara vardı. Böylece açık rekor düzeye çıktı. Bu çok önemli bir veri.

        Çünkü kurun hızlanacağını düşünen bir şirketin normal davranışı, daha fazla döviz borçlanmak değil, açık döviz pozisyonunu azaltmaktır.

        Doların hızla değerleneceğine inanıyorsanız neden dolar borcuna girersiniz? Tam tersine, döviz riskini kapatmaya çalışırsınız.

        Demek ki reel sektörün bugünkü davranışında “kur çok hızlanacak” beklentisinin güçlü bir karşılığı yok.

        Hanehalkı da kur için alarm vermiyor

        Hanehalkında da benzer bir tablo var.

        Döviz mevduatlarında kurun sert biçimde yukarı gideceğine ilişkin bir pozisyonlanma görmüyoruz. Döviz hesapları büyük ölçüde yatay bir seyir izliyor.

        Buradaki bazı hareketleri de doğrudan “dolarizasyon artıyor” diye okumak doğru değil. Altın fiyatlarındaki sert yükseliş ve düşüşler, döviz ve kıymetli maden hesaplarının TL karşılığını ciddi biçimde değiştirebiliyor.

        Yani ortada güçlü bir “kur kaçacak” pozisyonu yok.

        Buna rağmen kur tartışması neden bu kadar hararetli?

        Birileri yelleme yapıyor. Rüzgârı biraz daha sert estirirseniz, üzerine kurulacak oyunun zemini de hazırlanmış oluyor.

        Türkiye’nin ihtiyacı ne?

        Türkiye’nin önünde 2027 var.

        2028’de yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimleri düşünüldüğünde, önümüzdeki yılın tam anlamıyla seçim hazırlık yılı olması beklenir. Mevcut anayasal takvimde seçimler beş yılda bir aynı gün yapılıyor; seçimlerin erkene alınması ise ayrıca mümkün.

        Böyle bir döneme giren ekonominin ihtiyacı yüksek enflasyon, hızlı kur artışı ve yeniden bozulan beklentiler değildir.

        Tam tersine daha düşük enflasyon, daha yüksek büyüme, daha değerli bir borsa ve daha fazla iç ve dış kaynak girişinin mümkün olduğu bir finansal atmosferdir.

        Bunun için de en önemli şartlardan biri istikrar.

        Çünkü yabancı yatırımcı yüksek enflasyon ve hızlı kur artışı beklediği bir ülkeye kaynak getirmek konusunda isteksiz olur.

        Yerli yatırımcı da parasının satın alma gücünü korumak için yeniden dövize yönelmeye başlar.

        Sonra ne olur? Kur yükselir.

        Kur yükselince enflasyon yükselir.

        Enflasyon yükselince faizlerin düşürülmesi zorlaşır.

        Faiz yüksek kalınca büyüme zorlanır.

        Büyüme zorlanınca şirket kârları baskılanır.

        Borsa da bundan payını alır.

        Yani bir yerde “rekabet gücü” adına başlatılan kur tartışması, başka bir yerde büyüme ve finansman sorununa dönüşebilir.

        İhracatçı için kur mu, verimlilik mi?

        Burada ihracatçının sorunlarını küçümsemek de doğru değil.

        Yüksek ücretler, enerji maliyetleri, finansman giderleri, Avrupa’daki zayıf talep ve Çin rekabeti ihracatçının maliyetlerini ciddi biçimde etkiliyor.

        Fakat bütün bu sorunların çözümünü yalnızca kur artışında aramak, kısa vadeli bir reçetedir.

        Kurun sürekli artırılmasıyla rekabetçilik yaratmak yerine verimlilik, teknoloji, ölçek, enerji maliyeti ve finansman koşulları üzerinden kalıcı rekabet gücü yaratmak gerekiyor.

        Çünkü kur artışıyla kazanılan rekabet avantajı, içeride enflasyon olarak geri dönebiliyor.

        Kurla rekabet ederseniz, bir süre sonra enflasyonla rekabet etmek zorunda kalırsınız.

        Kaldı ki ihracatçıları desteklemek için ayrı ve daha yüksek bir kur uygulanıyor. Şimdilik oranı yüzde 3 ve kısa zamanda yüzde 6’ya çıkacak.

        Vergi oranı da yüzde 20’den yüzde 9’a indirildi.

        Yelleme yerine sakinleşme

        Kur tartışması aslında dezenflasyon tartışmasıdır. Özellikle şirketlerin 206 milyar dolarlık açık pozisyonu ile hanehalkının döviz talebinin güçlü biçimde artmaması, “kur hızlanacak” tezine karşı iyi bir piyasa davranışı göstergesi oldu.

        Belki de Türkiye’de bugün ihtiyaç duyulan şey kuru yellemek değil, kur tartışmasını sakinleştirmek.

        Çünkü bazen bir ekonomide en büyük risk kurun kendisi değil, kurun hızlanacağına dair beklentinin kendisidir.

        Türkiye’nin bugünkü hikâyesinde dezenflasyon yolunda döviz kuru çıpadır, çıpayı yerinden oynatırsanız, geminin yönünü de değiştirirsiniz.