Hikayenin sahibi hakikatin de sahibidir
Sinema kuramcısı Edward Branigan, kameranın bakış açısının sadece bir teknik değil, aynı zamanda bir ideolojik konumlandırma olduğunu savunur. Kamera birinin omzunun üzerinden dünyaya bakıyorsa, izleyici de o omzun sahibinin tarafındadır. Öteki olanlar ise sadece birer figüran veya düşman olarak kalır. Onların yaşaması, ölmesi, acı çekmesi, ailelerinin olması çok da önemli değildir. Hatta acı çekmeleri seyirciyi mutlu eder.
Gerçekten de filmlerde veya dizilerde hikayeyi kimin gözünden izliyorsak onu haklı buluruz, onun için üzülür, onun yerine empati yaparız. Karakter iyi biri olsa da ahlaki açıdan sorunlu hatta düpedüz kötü biri olsa da bu durum değişmez. Gözünüzün önüne bugünlerde izlediğiniz dizileri, filmleri getirin ve haklı veya mağdur bulduğunuz karakterlerin karşı cepheden bakıldığında haksız olabileceğini bir düşünün.
Tüm diziler tüm filmlerde bu deneyi yapabilirsiniz. Mesela İsrail'in en önemli casuslarından biri kabul edilen Eli Cohen’i konu alan Netflix yapımı The Spy dizisi, bu duruma ibretlik bir örnektir. Dünyaca ünlü bu dizi, aslında kusursuz bir İsrail propagandasıdır ve üniversitelerde ders olarak okutulmalıdır bence.
Kemal Emin Sabit takma adıyla 1962-1965 yıllarında Şam'da görev yapan Cohen’in hikayesi, izleyiciyi öylesine içine çeker ki bir anda kendinizi o casusun, eşinin veya annesinin yerine koymuş bulursunuz. Öyle ki final sahnesinde idama götürülen işgalci İsrailli bir casus için gözleriniz bile dolabilir. Bunun en temel nedeni, hikayeyi Cohen’in gözünden izlememizdir.
Bölümler boyunca onun yoksul evini, eşini, çocuklarını ve kaygılarını izleriz. Bir babayı, bir eşi, bir evladı her yönüyle tanırız. Anlatı bizi onun tarafına çekmiştir; çünkü kamera onun evinde, onun yüzünde ve onun duygularındadır. Sonuçta başka bir ülkede casusluk yapmış ve belki de birçok insanın ölümüne yol açacak bilgileri sızdırmış bir adam, fedakâr bir aile babası filtresinden geçerek karşımıza gelir.
Mesela aynı hikayeyi o dönemin Suriyeli yetkililerinden dinleseydik karşımıza bambaşka bir Cohen portresi çıkabilirdi. İlk filmi Suriyeliler yapsaydı muhtemelen Eli Cohen ismi idam edilmiş mağdur bir adamı değil de eli kanlı zalim bir İsrail ajanını ifade edecekti bize.
Benzer bir durum The Godfather (Baba) filminde de karşımıza çıkar. Don Corleone hepimizin sevdiği bir karakterdir. Öyle ki, isteğini kabul etmeyen Hollywood yapımcısının değerli atının kafasını kesip yatağına bıraktığı o sarsıcı sahnede, çoğu insan dehşet içindeki yapımcıyı değil, o acımasız eylemi gerçekleştiren Corleone’yi tutar. Adamın bunu hak ettiğine inanır.
Bütün filmlerde veya dizilerde durum böyledir. Kamera kimin omuzundan çekiyorsa seyirci onun tarafındadır. İyi de olsa kötü de olsa.
Bu manada en kritik unsurlardan biri de mümkün olduğunca detay vermektir. Çünkü detay, empatiyi artırır. Bir karakterin kahvaltıda ne yediğini, çocuğunun hastalığına nasıl üzüldüğünü gördüğünüzde o artık bir düşman değil, bir insandır. Küçük bir parantez açacak olursam; günümüzde medyanın suç işleyenleri detaylı şekilde ele almaları, her detayı ince ince işlemeleri onlara yönelik toplumsal empatiyi artırma riskini de barındırır.
Konumuza dönecek olursak. The Spy filminde olduğu gibi İsrail sineması ve dijital içerik endüstrisi, kendi politik figürlerini, kendi tezlerini, kendi politik duruşlarını bu insanlaştırma filtresinden geçirerek küresel bir rıza üretir. Yani bir devletin sadece askeri güce sahip olmasının dışında kendi hikayesini, doğrularını ve yaşam biçimini dünyaya doğal ve haklı olarak kabul ettirmesi hadisesi.
Bugün Türkiye’nin de kendi hikayesini, tezlerini, kültürünü ve vicdani duruşunu dijital alanda sürekli, istikrarlı ve her açıdan anlatması çok önemli. Ne kadar detaylı olursa ne kadar çok içerik olursa o kadar iyi. Çünkü hikayeyi biz yazamazsak dünya, bizimle ilgili gerçekleri, bizim duruşumuzu, tarihimizi başkalarından öğrenmek ve onların perspektifiyle izlemek durumunda kalacak.
Ve hikayeyi başkalarından dinleyenler, haksız da olsa kötü de olsa bizi değil karşı tarafı tutacaklar, onları anlayacaklar, onlarla empati yapacaklar.
Misal İsrail, Gazze’de modern zamanların en acımasız soykırımını gerçekleştirirken, algısını kurtarmak için yüz milyonlarca dolar harcıyor bugünlerde. Sosyal medyada, akademide ve medyada İsrail’in tezlerini savunan, Hamas’ı tek suçlu gösteren içerikler şimdiden dijital dünyayı kuşatmış durumda. Kim bilir belki de bu içerikler bir yerden sonra o kadar yoğunlaşacak ki, yıllar sonra dünya kamuoyu aslında İsrail haklıymış diyecekler. Başaracaklar mı bilmem ama hesapları bu en azından.
Günümüzde Wikipedia makalelerinin, YouTube videolarının ve yapay zeka model verilerinin neredeyse tamamı tek bir perspektiften besleniyor. Bu durumda yapılacak şey de sadece devletin sorumluluğu değil maalesef. Zira bu konuyu kaynakları ne kadar güçlü olursa olsun tek başına devletin çabası çözemez. Hepimize her birimize burada iş düşüyor. Yazılarımız, sosyal medya paylaşımlarımız, kitaplarımız, televizyonda ya da youtube’da yaptığımız yayınlarımız, çektiğimiz kliplerimiz, tiktok videolarımızın hepsi büyük hikayeyi oluşturan parçalar. Her bir sözcük dijital alanda bir cepheyi tutuyor. Dolayısıyla sürekliliği olan ve çok geniş bir alanı kapsayan bir mücadeleden bahsediyorum.
Misal Gazze’de soykırım başladığı günden bu yana Türkiye, Dezenformasyonla Mücadele Merkezi aracılığıyla İsrail’in algılarını ve dezenformasyonlarını dünyaya ifşa etti. Çünkü biliyorduk ki İsrail, tıpkı Eli Cohen dizisinde olduğu gibi, bu soykırımı da kendi gözünden bir kahramanlık veya mecburiyet hikayesine dönüştürmek isteyecek. İşte buna karşı bir duruş sergilendi. Türkiye’nin bu karşı mücadelesi dijital alanda bir iz bıraktı. Uluslararası ortamda bu iddialar sorgulanmaya, İsrail’in yalanları birçok dilde konuşulmaya başlandı.
İşte bu yüzden hem kendimiz hem Gazzeli kardeşlerimiz hem de insanlık onuru için daha çok çalışmalıyız. Daha fazla içerik üretmeliyiz. Daha çok konuşmalı daha çok yazmalı her alanı domine etmeliyiz.
Bu noktada dünyanın vicdani yükünü omuzlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hakkını çok net teslim etmeliyiz. Sürekli ve istikrarlı şekilde Türkiye’yi, Gazze’yi, Afrika’yı, Suriye’yi, mültecileri, mazlumları, ezilmişleri ve diğer mağdur coğrafyaları dillendirerek, her konuşmasında bu alanlara değinerek dijital hegemonyaya meydan okuyor Erdoğan.
Örneğin BM kürsüsünde ya da benzeri uluslararası platformlarda yaptığı konuşmalar dünyanın birçok yerinde birçok dilinde haber oluyor. O kürsüde Aylan Bebek’i de Gazze’yi de küresel adaletsizlikleri de haykırıyor ve küresel dijital ortamı domine etmeye çalışıyor böylece. Bu bir mücadele çünkü ve Erdoğan bunun çok farkında.
Hasılı, dünya; gerçekleri bizim paylaşımlarımızdan, yazılarımızdan ve ekranlardaki duruşumuzdan okumalı. Çünkü hakikatin savunucusu olmak Türkiye’nin tarihsel misyonudur. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu misyonun lideridir.
- Günaydın Davos36 dakika önce
- Tüm dünyaya seslenen lider: Erdoğan1 gün önce
- Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan27 dakika önce
- Yapay Zeka ve Emeğin Yeni Sömürü Biçimi2 gün önce
- Zaman hızlanmadı biz yüzeyselleştik46 dakika önce
- Anadolu Karanfili1 ay önce
- Nobel Barış Ödülü1 ay önce
- İmajdan gerçekliğe giden yol1 ay önce
- Tüketimin Ontolojisi ve Sıfır Atık1 ay önce
- Papa XIV. Leo Ziyareti ve Dezenformasyonun Anatomisi2 ay önce