Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

(UYARI: Yazıdaki bazı yorumlar, filmin hikâye örgüsündeki gelişmelerle ilgili bazı ipuçları verebilir)

Dünya prömiyerini geçtiğimiz ocak ayında Sundance Film Festivali’nde gerçekleştiren ‘Run Rabbit Run’, Avustralya yapımı bir korku – gerilim filmi… Korkudan çok psikolojik gerilime yakın. Ayrıca gizem unsuru da ağır basıyor.

Hannah Kent’in yazdığı senaryo, kadın doğum branşında uzman Doktor Sarah (Sarah Snook) ile yedi yaşındaki kızı Mia’nın (Lily LaTorre) ilişkisi üzerinden gelişiyor. Filmin başlarında Sarah’nın eski eşi Pete (Damon Herriman) ile arasının kötü olmadığını; Mia’nın da babasını sevdiğini görüyoruz. Ama Pete’in yeni ailesiyle daha çok ilgilendiği kesin. Hatta ikinci eşiyle çocuk yapmayı planladıklarını düşündüğümüzde, gelecekte Mia’ya daha az zaman ayıracağını kestirmek zor değil. Sonuç olarak, Sarah çocuğunu tek başına büyüten yalnız bir anne. Üstelik, çevrelerinde öyle çok fazla insan yok. Anne ile kızın sınırlı bir dünyaları var. Kaldı ki, öykü bir süre sonra anne – kızın izolasyon sürecine dönüşürken, gerilim duygusu, dış dünyadan yalıtılmışlık hissi üzerinden gelişiyor. Ama tüm bunlardan önce üstünde durulması gereken başka önemli gelişmeler yaşanıyor filmde…

Açılış sahnesinde, Sarah’nın kendini su kenarında yalnız başına uyurken gördüğü rüya sahnesinin tekinsizliğini bir yana bırakırsak, anne kızın hayatında başlangıçta her şey yolunda görünüyor. Ama nerden geldiği belli olmayan beyaz tavşanın evlerinin önünde belirmesi ve garaj kapısının açılıp geçmişi simgeleyen sandıkların ortaya çıkmasıyla sorunlar başlıyor. Sarah’nın, tavşanı Mia’dan habersiz olarak göndermek istemesi, aralarındaki ilk çatışmayı oluşturuyor. Tavşan, hem Sarah’nın karanlık geçmişini hem anne – kız arasındaki uzaklaşmayı yansıtan bir metafor. Tavşanın gelişiyle birlikte Mia’nın annesiyle kurduğu ikili hayatın dışına çıkmak istediği: Sarah’nın ise kızıyla kurduğu dünyada başka kimseyi istemediğini fark ediyoruz.

Aralarındaki ilk ciddi gerilim, Mia’nın büyükannesi Joan’u özlediğini ve onu görmek istediğini söylemesiyle çıkıyor. Çünkü Sarah, annesi Joan’un (Greta Scacchi) adını duymaya dahi katlanamıyor. Ölen babasını özleyen Sarah’nın hayatta olan annesi Joan’la derdinin ne olduğunu, onunla neden görüşmek istemediğini uzun süre çözemiyoruz. Kesin olan, Mia’nın büyükannesini görme konusundaki ısrarının Sarah için giderek daha sinir bozucu hale gelmesi… En sonunda dayanamayıp ikisini buluşturması ise sorunları daha da büyütüyor. Sarah kaçmak istediği geçmişle, kızı Mia üzerinden yüzleşmeye başlıyor.

‘Run Rabbit Run’, ilk yarısında yanıtların değil soruların peş peşe yığıldığı filmlerden… Merak öğesini seyirciyi yanıltmak için kullanan bir film seyretmiyoruz. Bir süre sonra, Sarah cephesinde suçluluk duygusuyla alakalı bir travmanın kokusunu almaya başlıyoruz zaten… Finale doğru ‘Sarah geçmişte tam olarak ne yaşadı?’ sorusuna aldığımız net yanıt bizi hiç şaşırtmıyor. Ama ‘Tavşanın gelmesinin ardından Sarah ve Mia tam olarak ne yaşadı?’ sorusuna açık yanıtlar bulamıyoruz.

Avustralyalı yönetmen Daine Reid’in olayları Sarah’nın gözünden anlatması, Mia’yı hep onun cephesinden görmemiz, ister istemez bakış açımızı kısıtlıyor; gördüklerimizi sorgulamamıza neden oluyor. Sorunlar başladığında annesinin kontrolünden çıkan Mia’nın başka bir ruh tarafından ele geçirilmiş bir çocuk olduğunu düşünmemiz mümkün. Sarah pozitif bilimlerle uğraşan biri olarak bunu kabul etmiyor, olayın ardında metafizik nedenler aramıyor. Ne var ki, tıp eğitimi almış bir doktorun Mia konusunda profesyonel yardımdan uzak durması, çözüm aramak yerine Mia’yı alıp çocukluğunu geçirdiği ıssız eve kapanması, Sarah’nın ruh sağlığı konusunda ciddi kuşkular uyandırıyor zihnimizde. Özetle, tavşanın gelmesinin ardından seyrettiğimiz her şeyin Sarah’nın zihninde geçme ihtimalini aklımızın bir köşesinde tutuyoruz. Bu olasılığı devre dışı bıraksak ve Mia’nın gerçekten metafizik deneyimler yaşadığını kabul etsek dahi Sarah’nın süreç içinde akli dengesini kaybettiğini görmezlikten gelemiyoruz.

Finalde, Sarah’nın eski eşiyle tek çocuk yapmak istemesi, annesini hayatından tümüyle dışlaması ve onu torunundan yıllar boyunca uzak tutması gibi davranışlarının tümü neden-sonuç ilişkileri açısından net bir yere bağlanıyor. Buna karşılık, Mia ile tam olarak neler yaşadığı konusunda aynı netlikte bir final yok karşımızda.

Son sahnelerde Sarah’ya ve onun gerçeklik algısına artık güvenimiz kalmıyor. Hatta bazı açılardan onu Mia için tehdit olarak dahi görüyoruz. Dolayısıyla, film finalde metafizik olaylara değil, travmaya bağlansa hiçbir itirazımız olmayacak. Ama ortada öyle bir senaryo yok. Finalde olup bitenleri isteyen doğaüstü güçlere, isteyen psikolojik sorunlara bağlayabilir.

Seyirciye soru soran, ucu açık finalleri seven biri olarak belirsizliğe itirazım olamaz ama ‘Run Rabbit Run’ın finali yetersiz geldi bana. Eğer tüm film, Mia’nın metafizik deneyimler yaşaması ve Sarah’nın bu süre içinde geçmiş travmasıyla yüzleşip dengesini kaybetmesini anlatıyorsa, o zaman açıkçası vasat bir hikâye seyrediyoruz. Her şeyin Sarah’nın zihninde olup bittiğini kabul etmek de kolay değil. Çünkü onun zihninin içindeysek Mia’nın tüm bu süreci nasıl yaşadığı belirsiz kalıyor.

‘Run Rabbit Run’ı seyrederken, son dönemin önemli korku filmlerinden Ayin’ (Hereditary - 2018) ile olan akrabalığı dikkatimi çekti. Sarah’nın aile geçmişini geride bırakmak istemesi, annesiyle ve kızıyla yaşadığı sorunlar, ‘Ayin’i getiriyor akla… ‘Ayin’ geçmişin ve kalıtsal olanın bazen doğaüstünden daha korkunç olabileceği üzerinden şekillenir. Aynı his ‘Run Rabbit Run’da da var ama ‘Ayin’deki kadar etkili olduğunu söyleyemem. Öte yandan, filmden sonra anne – çocuk ilişkisini ele alışı ve annenin kendi yanılsamaları içinde kaybolup gitmesi itibarıyla ‘Karabasan’ (The Babadook – 2014) ve ‘Nanny’ (2022) filmleriyle de belirli oranlarda akraba olduğunu düşündüm. Ama onlar kadar iyi bir hikâye yok karşımızda. Aslında daha farklı bir korku geleneğine de yaslanıyor film. Usulüne uygun gömülmeyen ölünün dönüşünü seyrediyoruz bir bakıma...

‘Art house’ ile anaakım korku arasında kalmış bir film olan ‘Run Rabbit Run’ çok korkutucu değil ama ürpertici anlara sahip olduğu inkâr edilemez. 2010 yapımı komedi filmi ‘I Love You Too’dan sonra daha çok televizyon dizileri yöneten Daine Reid, özellikle görsel atmosfer açısından sağlam iş koyuyor ortaya. Avustralya’nın ıssız coğrafyasını tekinsiz imgelere dönüştürmesi ve Sarah’nın finalde keşfettiğimiz geçmiş öyküsünü tüm filmin görselliğine ve gerilimine yansıtması etkili sonuç veriyor. Korku türünde pek sevilmeyen açık havayı, aydınlığı ve bazen sıcak renkleri kullanması dikkat çekici. Masum ve şirin bir tavşanı tekinsiz bir hayvana dönüştürmesini de unutmayalım. Özetle filmin yönetmenliği, hikâyesine oranla daha iyi geldi bana.

Reid, özellikle Mia’nın kontrolden çıktığı sahnelerde gerilimi yükseltiyor. Sarah’nın aile evindeki fotoğraflar bile ürpertici olabiliyor. Sarah’nın filmin son dakikalarında tekinsiz ve korkutucu birine dönüşmesi de kayda değer. Özetle işin gerilim kısmı bence kötü değil. Sonuçta, korku gerilim sevenleri meşgul edecek bir film var ortada ama finali tatmin edici olmaktan uzak.

Sarah Snook, Mia rolündeki çocuk oyuncu Lily LaTorre ve filmde kısa süre almasına karşın Greta Scacchi’nin performanslarının ‘Run Rabbit Run’a değer kattığını ekleyelim. (Netflix)

5/10

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar