Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar ABD'de yaşamak uğruna…
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Meksikalı sinemacı Michel Franco, 2009’da Cannes’da Altın Kamera’ya aday olduğu “Daniel & Ana”dan bu yana, filmleriyle Avrupa’nın önde gelen festivallerinde adını duyuran bir sinemacı… Cannes’da ödüller kazanan “After Lucia” (Después de Lucía - 2012), “Chronic” (2015); Türkiye’de de gösterilen “Yeni Düzen” (Nueva Orden – 2020) ve “Memory” (2023) ilk aklıma gelen filmleri…

        2025 yılında Berlin Film Festivali’nde ana yarışmaya seçilen “İlişki” (Dreams), Franco’nun Amerikalı oyuncu Jessica Chastain’le “Memory”den sonra çektiği ikinci filmi…

        Yasa dışı yollardan Meksika’dan ABD’ye geçmeye çalışan düzensiz göçmenlerin nelere katlanmak zorunda olduğunu ve ne tür risklere girdiğini gösteren çarpıcı bir sahneyle açılıyor “İlişki”. Fernando Rodriguez’in (Isaac Hernandez) ABD’de yaşamak için neleri göze aldığını görmemiz, filmin geri kalanı için hayli kritik bir veri… Nerdeyse ölümden kurtulan Fernando’yu yakından tanıdıkça, açılış sahnesinin etkisi daha da artıyor.

        Fragmanı seyretmeyen ve konuyu hiç bilmeyenler için Fernando’nun San Francisco’daki eve girdiği sahne, hayli şaşırtıcı... Onu ABD’ye getiren TIR’ın konteynırındaki korkunç koşullar ile evin konforu arasındaki tezat, genç Fernando’nun şanslı olduğuna dair bir izlenim uyandırıyor zihnimizde. Evsahibi Jennifer McCarthy (Jessica Chastain) geldiğinde ve aralarındaki ilişkiyi anladığımızda, bu duygu biraz daha güçleniyor elbette. Ama film ilerledikçe, Fernando’nun ihtiyaçlarının diğer göçmenler gibi sadece barınacak yer ve iş olmadığını kavramaya başlıyoruz. İlerleyen sahnelerde Meksika’daki ailesini, ebeveynlerinin Jennifer’la olan ilişkisine bakışını ve oradaki yaşam koşullarını gördüğümüzde, yetenekli bir bale sanatçısı olan Fernando’nun yasa dışı göçmen profiline hiç uymadığını daha iyi anlıyoruz.

        Varlıklı bir aileden gelen Jennifer’ın ilişkilerini gizli tutma niyetini fark eder etmez, Fernando’nun evdeki rahat hayatından hemen vazgeçmesi ve ülkesinden gelen diğer göçmenler gibi yaşamayı tercih etmesi de hayli kritik bir gelişme… Asıl hikâye, tam olarak orada başlıyor zaten. Fernando ilişkiden ne beklediğini açıkça söylemiş oluyor Jennifer’a… Daha önemlisi, Jennifer’dan ayrılınca ona muhtaç olmadan yaşamanın, kendi başına ayakta kalmanın yolunu buluyor. Fakat Jennifer vazgeçemiyor Fernando’dan. Filmin son bölümünde olup bitenlere biraz da buradan bakmak gerekiyor. Çünkü Fernando’ya karşı hissettiği güçlü tutku, ayrılık fikrini kabul etmesini engelliyor ve ilişki, giderek daha sorunlu hale geliyor.

        Michel Franco, önceki filmi “Memory”de olduğu gibi hızlı kurgudan uzak, yavaş tempoyu tercih ediyor. Karakterleri yakından değil orta ölçekli planlarda gösterirken gözlemci bir yaklaşım benimsiyor. Senaryoyu da yazan Franco, uzun diyalogları pek kullanmıyor. Ayrıca, karakterler birçok sahnede aklından geçenleri ve duygularını dile getirmiyor. Bu anlatım tarzı ve senaryonun yapısı, seyirci olarak bizi daha aktif kılıyor.

        Franco öyle bir senaryoyla karşımıza geliyor ki Jennifer-Fernando ilişkisinde sevgi dahil nerdeyse her şeyi tartışılır hale getiriyor. Fernando’nun Jennifer ile sadece ABD’de oturma izni için birlikte olup olmadığı sorusunun açık yanıtı yok mesela. Jennifer’ın sevgilisini gerçekte ne kadar sevdiğinden de emin olamıyoruz. ABD’deki sosyal hayatında yan yana görünmeyi pek istemediği belli. İlişkilerinde tartışamayacağımız tek şey aralarındaki cinsel çekim…

        Jennifer daha açık ve anlaşılır bir karakter… Meksika’dan gelen Fernando’yu evde uyurken gördüğündeki beden dili, iç dünyasını ele veriyor. O yüzden, Jennifer’ın ne yapmak istemediğini veya aklından geçenleri tahmin etmek daha kolay…

        Fernando ise kendini sözlerle değil tavırları ve eylemleriyle ifade ediyor. Açılış sahnesinde konteynırdaki halini hatırladığımızda, ABD’de yaşama arzusunun her şeyden daha güçlü olduğunu sezebiliyoruz. Daha rahat ve huzurlu bir hayat için Meksika’ya dönmeyi aklından dahi geçirmemesi, Fernando’yla ilgili belki en önemli ipucu... Peki, onun için hangi arzu daha güçlü? Jennifer’a duyduğu sevgi mi? Yoksa ABD’de yaşamak mı? Filmin son bölümü, bu soruyu yanıtlamak için daha fazla veri sunuyor.

        Michel Franco, iki karakterine de belirli bir mesafeden, eleştirel gözle bakıyor. Fernando’nun kariyerine ABD’de devam etmek istemesini anlayışla karşılıyoruz ama Jennifer üzerinde dolaylı yoldan oluşturduğu psikolojik baskı çok doğru gelmiyor bize.

        Franco, filmi Fernando’dan ziyade Jennifer’ın eleştirisi üzerine kuruyor. Jennifer ve ailesinin hayırseverliği ortada ama baba (Marshall Bell) ile erkek kardeşi Jack’in (Rupert Friend) ırkçılık konusunda çok temiz olmadıkları belli. Asıl önemlisi, Jennifer’ın aileden gelen sınıfsal imtiyazlarına Fernando’dan daha çok değer vermesi…

        Gerçi Jennifer’ın barda karşılaştığı arkadaşına Fernando’yu sevgilisi olarak tanıştırmadığı sahne akılda kalıyor ama Fernando, baledeki üstün yeteneğiyle kendini sanat çevrelerine kabul ettirebilecek biri. Jennifer’ın ailesinin ise Fernando’yu benimsemesi mümkün değil. Yeşil Kart’a muhtaç yasa dışı Meksikalı bir göçmen olması, McCarthy’ler için kırmızı çizgi niteliğinde…

        Özetlersek, ABD ile Meksika, cinsel tutku ile Yeşil Kart isteği arasında geçen, gizli hedeflerin aralarındaki her şeyi en başından itibaren zehirlediği sıkıntılı bir ilişki yaşıyorlar. Görünürde ateşli bir tutku var ama iki tarafın beklentileri öylesine farklı ki... Tüm bunlar, senaryo için sağlam temel oluşturuyor ama Franco, hikâyeyi ne yazık ki iyi geliştiremiyor.

        İki karakterin, birbirlerinin gerçek niyetlerini hissetme konusundaki beceriksizlikleri akla yatmıyor. Jennifer’ın sevgilisini anlamamak konusunda gösterdiği inat, ABD’de yaşamanın onun için ne ifade ettiğini bir türlü kabul etmemesi; Fernando’nun tüm olumsuz işaretlere rağmen evlilik ve Yeşil Kart hayalleri kurması, yazarlık açısından bence pek sağlam değil. İlişkinin en kritik sorunlarını açıkça tartışmaktan nedense uzak duran bu “tutkulu” çiftin, Michel Franco’nun hayalindeki “çarpıcı, metaforik üçüncü perdeye” gelmek için onca süre boyunca birbirlerini anlamamaları gerekiyor ve bence bu yaklaşım, filmi inandırıcılıktan uzaklaştırıyor.

        Filmin Meksika’da geçen son bölümü, Franco’nun varmaya çalıştığı noktanın özeti gibi… Olup bitenlerin detayına girmek istemiyorum ama son bölümde Fernando sadece hıncını çıkarmaya çalışan bir sevgili değil. Yaşananlar, öfke krizinin, çift kavgasının çok ötesine geçiyor. Fernando, Jennifer’a ABD’ye gelirken çektiği sıkıntıların ne olduğunu göstermeye çalışıyor adeta. Jennifer’ın bilinçdışındaki asıl düşünceyi tersine çeviriyor. Sevgilisini kendi seçtiği yaşam alanında tutmak, tercihlerine saygı duymamak, Jennifer’ın Fernando’ya çok farklı şekillerde dayattığı şeyler değil mi?

        Filmin son perdesinin anlamlı ve önemli olduğu kesin ama hikâyenin bütününde abartılı, zorlama bir yerde duruyor. Sakin ve gerçekçi akış, finale doğru giderek uç noktalara varıyor. Franco’nun ırk ve sınıf ayrımcılığı konusunda getirdiği eleştiriye itirazım olmasa da hikâyeye ikna olmam zor. Açıkçası ne Jennifer’ın o itirafı yapacağına inanıyorum ne de Fernando’nun o kadar uç noktalara gidebileceğine…

        Hikâyedeki bu sorunlara karşılık yönetmenlik, oyunculuk, sınıfsal imtiyaz ve ırkçılık eleştirisi açısından iyi işleyen bir film “İlişki”.

        6/10