Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar "Fünye": Kahraman kim, kötü adam kim?

        Son yıllarda daha çok dijital kanallar için çekilen orta bütçeli aksiyon/gerilim veya suç filmlerinin çoğu, aşağı yukarı aynı anlatı formatının farklı örnekleri olarak geliyor karşımıza. Kendi adıma “Amerikan kahramanlık anlatısı” diye adlandırdığım, eski bir geleneğin ürünü olan filmler bunlar.

        Ben Hopkins’in yazdığı David Mackenzie’nin yönettiği, bazı sahneleri İstanbul’da geçen “Fünye” (Fuze) bunlardan biri değil. Fragmanı itibarıyla o filmlere çok benziyor. Açılışı ve ilk sekanslarıyla aynı anlatı formülünü tekrar ediyor gibi görünüyor ama sonuçta farklı yere varıyor. Öyle ki, her şey bittiğinde, kimin kahraman kimin kötü adam olduğu konusunda her şey bulanıklaşıyor.

        Finalde olup bitenlerden veya sürpriz gelişmelerden söz etmeye niyetim yok elbette. Karakter psikolojileri üzerine yazmak zor. Çünkü asıl sürprizler karakterlerin hedefleri noktasında düğümleniyor. Ama “Genel yorumlar üzerinden dahi olayları tahmin edebilirim” diyenler varsa, onlarla belki en baştan vedalaşmak gerek.

        İstanbul sahneleriyle ilgili tartışmayı en sona bırakarak önce hikâyeden söz edelim: “Fünye”, Londra’nın merkezindeki inşaat alanında ortaya çıkan bir bombanın yarattığı panik duygusuyla açılıyor. II. Dünya Savaşı’ndan kalma henüz patlamamış bir bomba olduğu söyleniyor. Bombayı imha etmek veya kontrol etmek üzere Binbaşı Will Tranter (Aaron Taylor-Johnson) ve ekibi çağrılıyor olay yerine. Onlar gelmeden önce Şef Zuzana’nın (Gugu Mbatha-Raw) komutasındaki Londra polisi sadece olay yeri ve çevresini değil, geniş bir alandaki sivilleri boşaltıyor; herkesi Hyde Park’a yönlendiriyor. Bölgeden çıkarılan siviller arasında Asyalı göçmen Rahim (Elham Ehsas) ile İngilizce bilmeyen, dönüş uçaklarını kaçırmaktan endişe eden yaşlı anne ve babasının da olduğunu görüyoruz.

        Londra polisinin bölgeyi boşaltma çalışmaları sırasında bir grup erkeğin planlı şekilde saklandığını ve hareket ettiğini fark ettiğimizde, bombanın II. Dünya Savaşı’ndan kalıp kalmadığı konusunda zihnimizde ilk kuşkular belirmeye başlıyor. Çünkü dakikalar ilerledikçe bir soygunun içinde olduğumuz netleşiyor. Öte yandan, bombanın zaman ayarlı özellikleriyle Binbaşı Tranter ve ekibinin işini giderek zorlaştırdığına tanık oluyoruz.

        İlk sekansları itibarıyla “Fünye”, üç ayrı grubun yürüttüğü çalışmaları detaylı olarak gösteren bir “prosedür filmi...” Londra polisi, sivillerin hayatını her şeyin önüne koyan güvenlik prosedürünü uyguluyor. Boşaltılan bölgeyi kameralarla kontrol ediyor, deyim yerindeyse kuş uçurmamaya çalışıyor. Bomba imha timi, mümkün olan en kısa sürede hedefine ulaşmak istiyor ama kendi güvenlik prosedürlerinden vazgeçmiyor. Üçüncü grup ise zamanla yarışan soyguncular… Onlar da en az polis ve askerler gibi büyük bir özen ve dikkatle çalışıyor, zamana karşı yarışıyorlar. Polis ve asker gibi önceden kuralları konmuş güvenlik prosedürleri yok belki ama belirli bir disiplin içindeler. Soygunun kaçış dahil her aşamada plana sadık olarak ilerlemesi için uğraşan X (Sam Worthington) tam bir profesyonel gibi davranıyor. Ekipteki Karalis’in (Theo James) bankadaki gizli kasalardan birinden gizlice aldığı küçük torba dikkatinden hiç kaçmıyor mesela. Bu arada, Karalis’in, onları tesadüfen bulmadığı her halinden belli oluyor. Dakikalar ilerledikçe Karalis’in “soygun içinde kendi soygununu” yapmaya çalıştığını daha iyi anlıyor ve haliyle ona mesafeli duruyoruz. Asker cephesine baktığımızda, bombanın sırrını çözmeye giderek yaklaştıklarını görüyoruz. Polisler ise soyguncuların bulunduğu alandan giderek daha çok kuşkulanıyorlar. Böylelikle soyguncuların hareket alanları giderek daralıyor.

        Uzun süre öyle ilerlese de “Fünye”, sadece soyguncuların yakalanma çabalarıyla ilgili bir film değil. Hikâye açıldıkça, gizli hedefler ve onların içindeki daha gizli hedefler ortaya çıkıyor. Bazı planlar çok kötü, bazılarıysa iyi işliyor ve film beklemediğimiz sulara doğru gidiyor.

        Soygun planını soygun sırasında keşfettiğimiz filmler vardır. Soygunculardan hep birkaç adım gerideyizdir. “Fünye” onlardan biri… Ortada öyle bir plan var ki, finale kadar soygun hakkında sürekli yeni şeyler öğreniyoruz ve bu, senaryonun en parlak yanlarından biri. “Ben her şeyi önceden tahmin ederim” diyen iddialı seyircilerin önüne birçok ipucu atıldığını söylemem gerek. Ama durup hiçbir şey üzerine uzun uzun düşünmeye vaktiniz kalmıyor. Filmin Matt Mayer imzalı montajı, saat gibi tıkır tıkır işliyor.

        İlk sekanslarda daha çok polis ve askerin cephesinden bakıyoruz olaylara. Soyguncuları genellikle, pek konuşmadan çalışırken görüyoruz. İkinci yarıdan itibaren soyguncuların cephesine daha çok geçiyoruz. Çünkü asıl dramatik çatışma ve sürprizler, orada yaşanıyor. Filme önce yan karakter olarak giren Karalis, adım adım hikâyeyi ele geçiriyor. Diğer soygunculardan gizli olarak yaptıkları, kafamızı karıştırıyor. Öte yandan, senaryonun yönü pek değişmiyor. Özünde bir hırsız – polis hikâyesi seyrettiğimizi; hırsızların da birçok soygun filminde olduğu gibi kendi aralarında iyi ve kötü olarak ayrıldığını düşünüyoruz.

        “Fünye”de etkili ve sağlam alt metinler olduğunu söylemem zor. Bazı karakterlerin Afganistan Savaşı’na kadar giden geçmiş hikâyeleri ve kapatmak istediği eski hesaplar üzerinden bir militarizm eleştirisi var ama “eser miktarda…” Karakterlerin ve aralarındaki çatışmaların öyle çok derinlikli işlendiğini iddia edemem. Zaten öyle tempolu bir akış var ki senaryonun böyle hedefler çerçevesinde kurulmadığı aşikâr. Ama karakterlerin gerçek motivasyonlarının finale doğru netleşmesi, filme özel bir katman ekliyor.

        Soygun sonrası kaçış operasyonuyla birlikte hiç zorlama ve yapıştırma gibi durmayan aksiyon sekansları geliyor. Hareket ve gerilim dozu giderek yükseliyor. “Hell or High Water” (2016), “Outlaw King” (2018), “Takip” (Relay – 2024) filmleriyle tanıdığımız, geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale jürisi başkanlığı yapan İngiliz sinemacı David Mackenzie yönetmen olarak iyi iş çıkarıyor. En iyi filmleri arasında değil kuşkusuz ama Amerikan kahramanlık anlatısının sıradan örneklerinden birine imza atmadığı kesin.

        Tam da burada, Türkiye’de çektiği ve Antalya’da ulusal yarışmada Altın Portakal kazandığı “Pazar: Bir Ticaret Masalı” (2000) ile tanıdığımız Ben Hopkins’in senaryosuna pas atmak gerek. 1940’lardan kaldığını sandığımız büyük bombadan kurtulma çabalarının banka soygunu filmine dönüşmesi, soygunun içinden başka soygunlar çıkması itibarıyla sürükleyicilik ve merak öğesini sonuna kadar ayakta tutan hikâye örgüsü, bence övgüye değer. Alışageldiğimiz anlamdaki iyi – kötü mücadelesi tekrar edilmiyor. Bazen yasaları temsil eden iyiler ile yasaya karşı gelen iyiler bazen kötü ve iyi soyguncular karşı karşıya geliyor. Kimin tarafında saf tutmamız gerektiğini bir türlü kestiremiyoruz. Özellikle, ikinci yarıda sezgilerimizi ve önyargılarımızı sorgulamak zorunda kalıyoruz.

        Aksiyonun aşırı şiddet ve kanla, fantastik ve süper kahraman türleriyle iç içe geçtiği bir çağdayız. “Fünye” son yıllarda örneklerine daha az rastladığımız türden, 1970’lerin gerçekçi aksiyonlarını akla getiren bir film…

        Filmin finaline doğru Türkiye’de geçen sahnelerle ilgili sosyal medyada çıkan tartışmalar hakkındaki fikrimi de özetlemekte yarar var:

        Batı sinemasının Türkiye dahil, Avrupa’nın doğusunda veya güneyinde kalan tüm ülkelere bakışı her zaman klişelerle dolu ve ayrımcıdır. Evet, “Fünye”de İstanbul’da daha önceki birçok filmde olduğu gibi Ortadoğu’yu akla getiren bir renk paleti kullanılıyor. Seçilen mekânlar egzotik... Birçok Batı filmindeki gibi şarkiyatçı bir bakış bu… Ama yönetmen ve görüntü yönetmeninin verdiği estetik bir karar olarak da bakılması gerekiyor.

        Mesela, bu film özelinde İstanbul’daki renk paletinin duygu ve anlatım anlamında, Londra’dan kesin olarak ayrışması ve Afganistan’ı akla getirmesi için oradaki renk paletine yakın olması gerekiyor. Çünkü İstanbul, üç karakteri birleştiren, onların geçmiş öyküsünü akla getiren bir yer ve ayrı bir renk paletine ihtiyaç duyuluyor. Görüntü yönetmeni Giles Nuttgens’in İstanbul’u Londra ve Afganistan’dan ayırması, orta bir noktaya yerleştirmesi gerekiyor. Kaldı ki, Londra’da da çok canlı ve sıcak renkler kullanılmıyor. Farklı ülkelerde geçen filmlerde farklı renk paletleri tercih etmenin çok eski bir sinema klişesi olduğunu da unutmamak lazım. Evet, Ortadoğu ışığı bize gerçek dışı geliyor; İstanbul için haklı olarak daha canlı ve sıcak renkler istiyoruz. Açıkçası, ben de yadırgadım o renk paletini. Bana da itici geldi. Ama İstanbul’la ilgili bir reklam ve tanıtım filmi seyretmediğimizi unutmamamız gerekiyor. İstedikleri renk paletini kullanmakta özgürler.

        Her şey bir yana, dünyadaki birçok ülkenin sinemacıları çekmek için hükümetler düzeyinde çalışmalar yürüttüğü, destekler açıkladığı, Trump’ın yurt dışında çekilen filmlere ek vergi getirmek istediği şöylesi rekabetçi bir dönemde bizim birkaç gün içinde unutup gideceğimiz böylesi tartışmaların kimin işe yarayacağını da düşünmeden edemiyorum.

        6.5/10