Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar "Backrooms": İnternet folklorundan sinemaya
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Hem dünya genelinde hem Türkiye’de kayda değer gişe başarılarına ulaşan “Backrooms”, ilk epizodu 2022’de yayınlanan aynı adlı internet dizisinden sinemaya uyarlanan bir film... Ama kökenleri daha eskiye, 2019’a kadar gidiyor. Her şey, internette 4chan adlı “imageboard” sitesine yüklenen fiktif görsellerle başlıyor.

        Kullanıcıların korku öyküleri ve görseller paylaştığı bu internet geleneğine “creepypasta” adı veriliyor. Backrooms, onların en popülerlerinden biri… Genellikle sarı ve kirli açık yeşil arası ışığın hâkim olduğu boş odalardan, basık tavanlı salonlardan oluşan çok büyük, tekinsiz ve gizemli bir mekân... İnternet kullanıcılarının paylaşımlarıyla geliştirdiği, katmanlar eklediği sanal bir gerçeklik… “Netlore” olarak da adlandırılan internet folklorunun bir ürünü

        The Backrooms’un popülaritesi, Kane Parsons’ın, YouTube’a yüklediği 24 epizotluk “Backrooms” dizisiyle giderek yükseliyor. En uzunu 14 dakika, en kısası 34 saniye süren videoların seyredilme oranları, yapımcıların dikkatini çekince, sinema filmi projesinin önü sonuna kadar açılıyor. Böylelikle, viral sosyal medya videolarıyla şöhrete ulaşan Kane Parsons da “Backrooms” ile ilk sinema filmini gerçekleştiriyor.

        Bir film olarak “Backrooms”, “creepypasta”larla start alan kolektif hayal dünyasının anlatı açısından kuşkusuz en gelişmiş örneği… Sonuçta, psikolojik açıdan detaylı yazılmış karakterleri ve hikâyesiyle 110 dakikalık bir film duruyor karşımızda.

        Will Soodik imzalı senaryoda mobilya mağazası sahibi Clark (Chiwetel Ejiofor) ve onun psikoterapisti Mary (Renate Reinsve), iki temel karakter olarak öne çıkıyorlar. Alkolizmle mücadele eden ve eşi tarafından evinden kovulan Clark, mağazada yaşıyor; yatak odası reyonunda uyuyor. Terapistiyle yaptığı seansta, eşiyle girdiği tartışmalarda tümüyle kendini haklı gördüğünü, ona karşı hâlâ çok öfkeli olduğunu fark ediyoruz.

        Mary’nin iç dünyası ise daha çok “flash-back” sahnelerle geliyor karşımıza. Annesinin agorafobi ve paranoyaya kadar uzanan ağır psikolojik sorunlarına tanık oluyor, hayli zor ve yalnız bir çocukluk geçirdiğini tahmin ediyoruz.

        Filmin başlarında Mary, insan hayatındaki döngülerden söz ediyor. Döngü, “Backrooms”u analiz etmek için doğru çıkış noktalarından biri… Sorunlarına çözüm bulamayan, gerçek hayatında kendine “yeni bir yol” bulamayan ve döngülere mahkûm olan Clark’ın fizikötesi kapıdan geçerek girdiği boyuta bir tür döngü olarak bakmak mümkün. İçindeki eşyaların satılık olduğu büyük mobilya mağazasının yapay ev atmosferinde yaşarken, geçtiği mekânın boşluğu, onu adeta içine doğru çekiyor. Başlarda ürperse dahi mekânla giderek kişisel bir bağ kurduğunu hissediyoruz. Orası onun için hastalıklı bir yeni yol haline geliyor.

        Hayatını, psikolojik sorunlar yaşayan insanlara profesyonel anlamda yardım ederek kazanan, iddialı başlıklara ve hedeflere sahip kitaplar yazan Mary’nin “kendi söküğünü dikemeyen terzi” misali bir karakter olduğunu not etmek gerek. Sonuçta, o da Clark gibi yalnız ve sorunlu bir karakter…

        Senaryo ve yönetmenlik, Clark’ın geçtiği öbür dünyayı sadece onun bilinçdışı olarak okumamızı engelliyor. Öznel bir yerde değiliz sonuç olarak. Ama o şekilde okumak istediğinizde, Clark ve Mary’nin bilinçdışı ile arka odalar arasında bağlar kurmak mümkün.

        Clark, mimar olmak isterken kendini mobilya satıcısı olarak bulan ve işini çok sevmeyen biri… Hayallerinden, ideallerinden uzaklaşmış olmak onu içten içe öylesine rahatsız ediyor ki, girdiği tekinsiz yer onun için sorunlarından kaçış anlamına geliyor. Orada başka bir hayata kavuşarak kurtulmayı hayal ediyor. Gizemli mekânı şekillendirebileceğini ve hayatının daha olumlu yöne gideceğini düşünüyor. Ama biz, arka odalara girmesiyle içindeki karanlığın büyüdüğünü, akli dengesini kaybettiğini ve hayatın onun için daha da çıkışsız hale geldiğini gözlemliyoruz.

        Mary içinse daha farklı bir anlamı var arka odaların… Clark’a yardım etmek maksadıyla girdiği o tekinsiz ve gizemli dünya, bilinçdışında çözemediği korkuları simgeleyen bir mekâna dönüşüyor kısa sürede. Annesinin agorafobisinin aksine klostrofobik bir deneyim yaşıyor. “Backrooms”un ancak Mary’nin söz konusu yere girmesiyle gerçek anlamıyla bir korku filmi haline geldiğini unutmamak gerek.

        Bilinçdışı ve rüyalarla akrabalığı olan gerçeküstücülük, filmin görsel dokusunda öne çıkan bir yaklaşım… Yönetmen Kane Parsons, duvarın içinden geçmemizle birlikte boş olduğu kadar gerçeküstü imgeler içeren bir dünyaya götürüyor bizi. Rüyaları hatırlatan, fizikötesi bir mekândayız. Birçok sahnede müze ve sergi salonlarındaki enstalasyonlar geliyor aklımıza… Karşımıza çıkan enstalasyon veya imgelerin temaları, üslupları değişken nitelik gösteriyor. Sözgelimi, Clark ilk kez girdiğinde mobilyaların kullanıldığı enstalasyonlar ağır basıyor. Özellikle de sandalyeler… Geniş ama ferahlıktan uzak kasvetli alçak tavanlı arka odalar, mağazanın paralel evrendeki uzantısı gibi adeta…

        Kane Parsons, dizide olduğu gibi arka odalara girdiğimizde, “buluntu film estetiğini” sıklıkla kullanıyor. Bu sahnelerde gerilimi kamerayı kullanan kişinin bakış açısı üzerinden kuruyor. Kaldı ki, film 1990 tarihli bir analog video çekimiyle başlıyor. Parsons, iyi aydınlatılmış geniş mekânları tekinsiz ve ürpertici kılma konusunda film boyunca gerçekten iyi iş çıkarıyor bence. Tabii, burada hastalığı, deliliği akla getiren sarı rengin etkisini not etmek gerek. Film ilerledikçe “backrooms” denilen yer, bir tür film setine veya tasarlanan iç ve dış mekânlara dönüyor. Dolayısıyla, arka odaların şekli, rengi, tasarımı ve ışıkları da sürekli değişiyor.

        Özellikle ilk yarıda mekândaki ışık değişimleri ve titreşmeleri, gerilimin önemli bir parçası… Zaten her şey Clark’ın ışıklardaki sorunları çözme isteğiyle başlıyor. Elektrik iki dünyayı birleştiren bir geçiş unsuru gibi… Özellikle, Mary üzerinden baktığımızda inşaat da başka bir geçişkenlik metaforu…

        Filmin aklımda kalan bir başka önemli imgesi, Mary ve annesinin çocukken yeni dökülmüş betona bıraktığı el izleri… Filmin ilk bölümündeki sahnede, Mary’nin çocukken annesiyle oturduğu evin kentsel dönüşüm sonucu yıkılışı ile betona dokundukları anların aynı plan içinde birleştirilmesi, sadece geçmişle şimdiyi birleştirmiyor. Arka odaların mekânlar arasındaki geçişken yapısını da akla getiriyor. Ellerin yumuşak betona dokunması ile Clark’ın Ottoman Empire adındaki mobilya mağazasında elinin öteki boyuta yumuşak geçişi arasında bir bağ var. Parsons burada insanın mekânda bıraktığı fiziksel izi düşündürmek istiyor sanki. Çünkü backrooms, içinde yaşadığımız fiziksel dünyanın izleriyle dolu. Clark’ın karşısına çıkan varlıklar direkt olarak onun bilinçdışındaki korkuların ürünü…

        Parsons’ın aşağıya doğru inen kamera hareketiyle Mary’nin çocukluk evinin salonunun 6-7 farklı versiyonunu gösterdiği sahneyi de sevdim ben. Arka odaların hayatımızın hep içinde olduğunu hissettiren, rüya ile gerçeklik arasında resimsel yanı çok güçlü bir sahne bu…

        “Backrooms”a bilimkurgu hikâyesi olarak bakmak mümkün. Ama her şeyin somut bir yere bağlandığı, bilimsel açıklamaların hikâyeyi şekillendirdiği bir film bekleyenler, ciddi anlamda hayal kırıklığına uğrayabilir.

        Gizem hiç kaybolmuyor, bilinemezci yaklaşım ağır basıyor. Kaldı ki, hikâye iki karakterin psikolojisi üzerinden ilerliyor. Yalnızlık, izolasyon, çıkışsızlık, ruhsal sorunlar her şeyin önünde... Ama devam filminde bilimkurgusal motifler öne çıkabilir. Final de bunu düşündürüyor zaten.

        “Backrooms” herkese, her seyirciye göre bir film değil. Korku gerilim konusunda çok tatmin edici gelmeyebilir açıkçası. Gitmeden önce dizinin bölümlerini seyretmek iyi fikir olabilir. 2019’dan bu yana paylaşılan Backrooms görsellerine göz atmakta yarar var. Çözümsüz gizemlere, bilinmezlik faktörüne açıksanız filmi sevebilirsiniz. Kendi adıma hem senaryoyu hem yönetmenliği sevdiğimi, filmi baştan sona ilgiyle izlediğimi söyleyebilirim. Chiwetel Ejiofor ve Renate Reinsve gibi iki oyuncunun varlığı da filmin önemli kozları arasında.

        Her şey bir yana, “netlore” olarak da adlandırılan internet folklorundaki paylaşımlar zincirinin sinema filmine evrilmesinin ve azımsanmayacak kadar ilgi görmesinin, kayda değer olduğunu düşünüyorum.

        7/10