“Robin Hood’un Ölümü” (The Death of Robin Hood), dünya prömiyerini 12 Haziran’da Sydney Film Festivali’nde yaptı. 18 Haziran’dan itibaren de ABD ve Türkiye dahil birçok ülkede gösterime girdi.
Filmi yazan ve yöneten Michael Sarnoski’yi, “Domuz” (Pig – 2021) ve “Sessiz Bir Yer: Birinci Gün” (A Quiet Place: Day One – 2024) ile hatırlıyoruz.
2022’nin en iyi 20 filmi arasına aldığım “Domuz”, düşük bütçeli bağımsız bir yapımdı. Sarnoski’nin ikinci filmi ise gişelerde yaklaşık 262 milyon dolar hasılat yapan bir anaakım sinema örneğiydi.
“Robin Hood’un Ölümü”ne baktığımızda, anaakım formatlarına pek uymayan ve bağımsız sinema ruhunu taşıyan bir film görüyoruz. Anlatı ve yapı olarak klişelerden uzak durması bir yana, popüler Robin Hood imgesini yerle bir ediyor. Asıl farkı, tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor zaten.
Özellikle, ölümüne girilen dövüşlerin olduğu sahnelerde Sarnoski’nin tarzını gerçekçi olarak nitelemek mümkün. Ama “Robin Hood ile ilgili gelmiş geçmiş hiçbir anlatıya “gerçeklerden yola çıkıyor” demek doğru değil. Çünkü tarihçiler Robin Hood’un gerçekte kim olduğuyla ilgili olarak kesin sonuçlara varabilmiş değiller. Efsanenin kökenleri üzerine birçok teori var ve bunlardan biri, Robin Hood’un 13. Yüzyıl’ın belirli bir döneminde birçok hayduda verilen ortak “takma ad” olması… Hangi sınıftan geldiği konusunda da uzlaşma yok. Modern versiyonlarda Haçlı Seferleri’nden döndükten sonra Nottingham Şerifi tarafından topraklarına el konduğunu gören, Kral Richard’a bağlı bir asker veya İngiliz soylusu genellikle... Daha eski anlatılarda ise yoksul çiftçi…
İngiliz halk edebiyatının en önemli figürleri arasında yer alan Robin Hood’la ilgili değişmeyen özellikler, mükemmel okçu olması ve kılıç dövüşündeki ustalığı hiç kuşkusuz… “Zenginlerden aldığını fakirlere veren asi halk kahramanı” imajı, 15. Yüzyıl’daki balatlarla başlayıp yüzyıllar içinde şekilleniyor ve efsanenin değişmez özü oluyor. Öyle ki, Robin Hood sadece İngiltere’de değil, başka birçok ülkede, çaldıklarını yoksullarla paylaşan isyancılarla ilgili bir ifade haline geliyor.
Michael Sarnoski’nin Robin Hood versiyonunda ise “zenginlerden zorla alıp yoksullara verdiğine” veya asi olduğuna dair hiçbir iz yok. Halk kahramanlığı da söylenti düzeyinde. Filmin geçtiği dönemde onunla ilgili anlatılan hikâyeler, ülkenin her yanında dolaşıyor ama fikri sorulduğunda, çoğunun hayal ürünü olduğunu söylüyor sinik bir tavırla. Öte yandan, açılış sekansında, ondan nefret eden birçok insan olduğunu çünkü zamanında çok fazla insan öldürdüğünü anlıyoruz. O yüzden, sadece yasalardan değil, intikamcılardan kaçmak için de gerçek ismini kullanmıyor ve kendisini herkese Randolph diye tanıtıyor.
Yaşını başını almış, yalnız bir Robin Hood var karşımızda. Mümkün olduğunca insanlardan uzak durmaya çalıştığı belli... Doğanın içinde göçebe gibi yaşıyor, avladığı hayvanlarla karnını doyuruyor. Karlı kış gecelerinde dahi açık havada yaktığı ateşin yanında kıvrılıp uyuyor. Nottingham Şerifi, Marian gibi karakterler ve eski çetesi yok filmde. Geçmişe yönelik olarak da adları geçmiyor. Geleneksel Robin Hood anlatılarından çıkıp gelen tek tanıdık karakter Little John (Bill Skarsgård)… Filmin hikâye örgüsü de artık Edward adını taşıyan Little John’ın Robin Hood’dan yardım istemesiyle şekilleniyor zaten.
Özetle, Sarnoski okçuluktaki ustalığı, dövüş becerileri, yasa dışı biri olması, Little John’la arkadaşlığı ve onunla ilk tanışması dışında, alışageldiğimiz Robin Hood efsanesinin vazgeçilmez öğelerinden çoğunu kullanmıyor filmde.
Filmin esin kaynağı, günümüze ulaşmış en eski Robin Hood metinlerinden biri olarak kabul edilen, 17. Yüzyıl’dan kalma “Robin Hood's Death” başlıklı bir balat… Sarnoski, filmin ikinci yarısında kullandığı bazı fikirleri ve imgeleri, o metinden alıyor. Fakat bire bir olarak değil. Evet, bir manastır ve Robin Hood’u tedavi eden bir başrahibe var ama filmdeki olaylar kaynak metne göre hayli farklı gelişiyor. Orijinal metinde Robin Hood’un kuzeni olan başrahibenin kimliği burada farklı ve asıl önemlisi, filmin ilk yarısı büyük oranda Sarnoski’nin hayal gücünden çıkıyor.
Sarnoski, ilk yarıda popüler Robin Hood anlatılarında gördüğümüz kılıç şıkırtılı aksiyon sahnelerine hiç benzemeyen hayli kanlı ve sert dövüş sahnelerine imza atıyor. Koreografi kokan estetik dövüşler değil bunlar. Rahatsız edici vahşi sahneler… Robin Hood da hiç hoşlanmadığımız şeyler yapıyor zaten. İnsanlar ellerine ne geçirirlerse giriyorlar birbirlerine. Üstelik çocuklar ve kadınlar da şiddetin kurbanı olmaktan kurtulamıyor.
Evet, Robin Hood yasadışı bir karakter ama film boyunca açıkçası yasanın hiçbir izini göremiyoruz. Tam bir kaba kuvvet düzeni hüküm sürüyor İngiltere’de… Little John’ın zorbalıkla sahip olduğu toprağın başkaları tarafından yine zorla ele geçirilmesinin hikâyesini dinlediğimizde, iki eski silah arkadaşının yaptığı kanlı saldırıyı ve daha sonra olup bitenleri gördüğümüzde, Ortaçağ İngiltere’sinin tam bir şiddet sarmalına yakalandığını, Robin Hood’un da bu sarmalın içinde yaşadığını kavrıyoruz. Sarnoski’nin bu karanlık ve aşırı kanlı Ortaçağ tasviri, daha önce seyrettiğimiz Robin Hood anlatılarının hepsinden daha gerçek ve inandırıcı geliyor.
İkinci yarıda görsel ve yapısal anlamda daha farklı bir film bekliyor bizi. Robin Hood, yaralı halde bir adaya götürülüyor. Orada Başrahibe Brigid’in (Jodie Comer) yönettiği manastırda tedavi görüyor, ölümün kıyısındaki cüzzamlı bir hastayla (Murray Bartlett) tanışıyor. Şiddet sarmalının bittiği bir yer burası… Dışardaki eril dünyanın vahşetinden sonra huzur verici anaerkil bir düzene geçiyor. Işık ve renkler değişiyor. Maviyi daha çok görüyoruz mesela. Güneş ışığı, varlığını hissettiriyor; doğanın renkleri pastel tonlarda filme egemen oluyor.
Ada, Robin Hood için hayat ile ölüm arasında bekleme odası gibi… Araf da denebilir. Geçmişiyle, günahlarıyla yüzleştiği ve acı çektiği, kefaret arzusuna teslim olmak istediği bir yer… Orada başka bir hayatın mümkün olabileceğini anlıyor. Ama geçmişte işlediği günahların veya yaptığı kötülüklerin ağırlığını üstünden atamadığı bir yer aynı zamanda. Dönemin vazgeçilmez tedavi biçimlerinden biri olan bedeninden kan akıtmak ona da uygulanıyor. Başrahibenin ondan kan almasına bir çeşit arınma metaforu olarak bakmak mümkün… Ama günahlarından arınmasının mümkün olup olamayacağını kestiremiyoruz.
Sarnoski, Hıristiyanlık referansları üzerinden sevgi ve affetme kavramları üzerine düşünmemizi istiyor. “Robin Hood affedilebilir mi? Tanrı’nın sevgisine layık biri mi?” soruları kadar “Ölmeden önce günahlarının kefaretini ödeyebilir mi?” sorusu üzerine de düşünüyoruz.
Robin Hood’un imajına alışkın seyirciyi ters köşe yapan açılış sahnesiyle birlikte düşündüğümüzde, finale doğru başrahibe ile yaşadıkları daha çok anlam kazanıyor. Açılıştaki Robin Hood, kendi vicdanında kendini sorguladığını sezdiğimiz ama yaşama içgüdüsünü hâlâ kaybetmeyen ve oyunu kurallarına göre oynayan biri… Finaldeki Robin Hood ise artık başka bir insan… Şiddet ve kaba kuvvetle geçen ömrünün son günlerinde sevgi, özveri, vicdan gibi manevi değerlerin gücünü keşfeden, değiştiğini fark ettiğimiz yalnız bir adam…
Sarnoski, kışın karanlığı, kasveti ve çamurundan baharın aydınlığına ilerleyen filmde renklerin natürelliğini öne çıkaran 35mm formatını tercih ediyor. Görüntü yönetmeni Pat Scola, gösterişsiz, sade ama resimsel yanı ağır basan kadrajlarla çıkıyor karşımıza. Dış mekânlarda doğanın gücünü ve insanın yalnızlığını vurgulayan 19. Yüzyıl romantik manzara resimleri geliyor aklımıza. İrlanda Cumhuriyeti’nin kuzeyinde çekilen filmde özel efektler minimumda tutuluyor. Robin Hood’un gittiği manastır, Rock of Cashel adıyla bilinen gerçek bir mekân…
Bundan sonra Robin Hood diyince aklıma ilk gelecek filmlerden biri olacağını düşünüyorum. Sarnoski’nin kurduğu görsel dünyayı, eril şiddetin hoyratlığı ile feminen enerji arasındaki karşıtlığı ve özellikle finaldeki hüzün duygusunu sevdim. Son olarak, başta Hugh Jackman olmak üzere oyunculukların çok iyi olduğunu da belirtmem gerek.