Supergirl adıyla bilinen Kara Zor-El, DC Comics’in resimli romanlarında 1959 yılından itibaren görünmeye başladı. Superman’in kuzeniydi ve onunla aynı güçlere sahipti. Çizgi Romanların Modern Çağı olarak adlandırılan dönüşüm sürecinde, DC editörleri karakterin geçmişinin aşırı derecede karmaşıklaştığını öne sürerek, 1985 yılında yayımlanan bir macerada onu öldürdüler. 1984 yılında gösterime giren ilk “Supergirl” filminin başarısızlığının bu kararda ne kadar payı vardı, bilinmez. Helen Slater’ın başrolde oynadığı film, bütçesini çıkaramadığı gibi eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuştu. Ayrıca seyircilerin de sevmediği bir filmdi.
Supergirl, 2000’li yıllarda sadece DC resimli romanlarında değil televizyon dizilerinde ve bazı sinema filmlerinde yeniden hayat buldu. 2026 yapımı “Supergirl” de bunlardan biri ve Kara Zor-El karakterinin 42 yıl sonra gelen ikinci solo sinema filmi… Aynı zamanda, geçtiğimiz yaz “Superman” ile başlayan DC Evreni’nin ikinci halkası…
Kripton gezegenindeki çocukluğuna kadar giden geçmiş öyküsünü filmin ilerleyen bölümlerinde öğreniyoruz. Ama ondan önce Kara, bunalımlı ve yalnız bir genç kız olarak çıkıyor karşımıza. Sevimli köpeği Kripto’dan başka ne arkadaşı ne yakını var. Tam bir uzay gezgini… Ev niyetine kullandığı karavan tarzı uzay gemisiyle galakside amaçsızca dolaşıp her gece barlarda kafa buluyor. Her güne akşamdan kalma başlıyor. Geminin içi, kafası gibi... Darmadağın… Amca oğlu Kal-El, yani namı diğer Superman (David Corenswet) arayıp 23’ncü doğum gününü kutladığında konuşmayı kısa kesmek istiyor. Konuşma uzarsa Metropolis’e çağırılacağını da biliyor.
Supergirl deyince aklımıza gelen imajla uzak yakın ilişkisi olmayan Kara’nın, takımını ve pelerinini giyip süper kahramanlık yapmak istemediği çok belli... Hikâye de onun bu gönülsüz kahramanlığı üzerinden şekilleniyor. Ailesini hiç uğruna öldüren uzay eşkıyası Krem’den (Matthias Schoenaerts) intikam almak isteyen ergen Ruthye’nin (Eve Ridley) yardım çağrısını reddediyor başlangıçta. Ama işin içine köpeğinin hayatı girince, Krem ve çetesinin peşine düşmek zorunda kalıyor.
“Supergirl”, Star Wars serisini akla getiren “uzay operası” türünde bir film... Görsel yapıyı baştan sona belirleyen bir öğe bu… Gerçi uzayda geçen çatışmaların ve kaçma kovalamaca sahnelerinin sayısı çok değil. Ama olayların geçtiği mekânlar, karakterler, çatışma ve dövüş sahneleri itibarıyla tipik bir uzay serüveni seyrediyoruz.
“Uzay operası” süper kahraman filmleri açısından yeni bir tür değil. Sözgelimi, Marvel’ın “Galaksinin Koruyucuları” ve “Thor” filmleri de aynı yoldan gider. Her iki serinin ortak özelliği dünyamızla olan duygusal bağlarını asla kaybetmemeleridir. “Supergirl”de de amca oğlu Superman üzerinden Dünya’yla bir bağ var kuşkusuz. Ama Star Wars’daki “çok uzak galaksi” havasına daha yakın bir film “Supergirl”. Özellikle de farklı gezegenleri ve çokkültürlülüğü temsil eden uzaylı türleriyle… Kaldı ki, Dünya’da geçen sahne sayısı çok az.
Uzay operasından sonra western göndermeleriyle devam edelim. Öncelikle, hikâyenin, 2010’da Coen Kardeşler tarafından harika bir yeniden çevrimi yapılan “True Grit” (1969) adlı westernle akrabalığından söz etmek gerek. O filmde gencecik bir kız, babasının katilini bulmak için yaşı geçkin eski bir kanun adamıyla anlaşır. Supergirl gibi her gece içip sızan, hayatının anlamını kaybetmiş, yalnız birisidir. Ama kızın masumiyeti ve acısı onu etkiler, değiştirir.
Görsel olarak da westernleri akla getiren bir film “Supergirl”. Kara’nın spagetti westernlerdeki karakterleri hatırlatan uzun pardösüsü mesela... Ruthye ve ailesinin yaşadığı evin, ıssızlığın ortasındaki Vahşi Batı çiftliklerinden pek farkı yok. Kara ile Ruthye’nin karşılaştığı bar, Eski Batı havası taşıyor. Kovalamacanın geçtiği diğer gezegenler de kanun düzeninin henüz tam olarak kurulmadığı Vahşi Batı’yı düşündüren yerler… Jason Momoa’nın canlandırdığı Lobo ise westernlerdeki kelle avcılarıyla paralel bir karakter. Ama Lobo’nun asıl özelliği, Mad Max filmlerinden kaçıp gelmiş gibi durması…
Temalara gelirsek ve Supergirl / Kara’nın karakter analizinden başlarsak, öncelikle aidiyet sorunu çıkıyor karşımıza. Superman için artık ev anlamına gelen Metropolis ve Yeryüzü, Kara’ya aynı şeyleri ifade etmiyor. Kara kendini evsiz hissediyor. Superman’in yeni doğmuş bebek olarak gönderildiği ve dünyalı gibi yetiştirildiği gezegene o ergenlik çağında tek kelime İngilizce bilmeyen göçmen bir genç kız olarak geliyor. İlk karşılaştıkları anda, Superman onun için kuzeni olmaktan ziyade öncelikle bir dünyalı, bir yabancı…. Öyle ki aynı dili bile konuşmuyorlar. Neden o kadar zıt karakterler olduklarını çok iyi anlatan bir karşılaşma sahnesi bu… Kuzeninin aksine Kara, hayata 3-0 yenik başlıyor.
Kara, köpeğinin onun için yuva anlamına geldiğini söylüyor bir sahnede. Aidiyet hissettiği her şeyin yok olması nedeniyle süper kahramanlık da ona çok anlamlı gelmiyor.
İkinci tema, nihilizm duygusu… Sorumluluk duygusundan hoşlanmadığı belli. Süper güçlerini kullanamayacağı gezegenleri tercih etmesini “rahatça kafayı bulmak” olarak açıklasa da bunun altında başka nedenler aranabilir hiç kuşkusuz. Yeryüzü’ne geldiğinde aktive olan süper güçleri belki ona göçmenliğini ve evsizliğini hatırlatıyor.
Öte yandan, tüm bu isteksizliğine rağmen Ruthye ile ilk karşılaştığı sahnede içinde her an dışarı çıkmaya hazır, müdahale etmeden duramayan gerçek bir kahraman yattığını görüyoruz. Üstelik süper güçlerinin olmadığı bir anda… Bu açıdan baktığımızda tüm hikâye, onun süper kahraman kimliğiyle barışma süreci üzerine kurulu…
Hikâyeye duygusal derinliğini veren dramatik öğe ise Ruthye ile ortak noktaları… Aile hikayeleri onları birbirlerine yakınlaştırıyor. Arkadaşlık ve yoldaşlık kadar süreç içinde bir tür abla – kardeş ilişkisi yaşıyorlar. Ruthye, Kara’nın içindeki koruyucu yetişkini ve süper kahramanı açığa çıkarıyor; sorumluluk duygusunu güçlendiriyor.
Kadın dayanışması da filmin önemli motiflerinden biri… Sadece Kara ve Ruthye arasındaki kardeşlik değil, Krem ile çetesinin, soylarını devam ettirmek için genç kızları kaçırmaları da Kara’yı motive ediyor.
Şuraya kadar yazdıklarım üzerinden “Supergirl”ün, sağlam bir dramatik omurgaya sahip olduğu söylenebilir elbette ama özellikle ikinci yarıdaki hikâye örgüsü, ne yazık ki parlak değil.
Umut vadederek başlayan ve bir süre gayet iyi gelişen hikâye, süper güçlerine kavuşmuş Supergirl’ün bardaki eğlenceli western usulü kavgasından sonra giderek sıradanlaşıyor. Çatışma ve dövüş ağırlıklı aksiyon sahneleri peş peşe geliyor, karakterler gelişmiyor, aralarındaki ilişki ve çatışmalar ilgi çekici olmaktan uzaklaşıyor. Senaryo yazarı Ana Nogueira ve yönetmen Craig Gillespie’nin, “True Grit”den devraldıkları konsepte fazla güvendiklerini düşünüyorum. 1969 tarihli filmde yaş, cinsiyet, kuşak çatışmalarından gelen çelişkilerin ve genç kızın sadece varlığıyla eril bir janrın klişelerini bozunuma uğratmasının, intikam hikayesine getirdiği derinliğin avantajını bence iyi hesap edemiyorlar. Buradaki abla – kardeş dayanışması aile filmlerindeki naifliğin ötesine geçemiyor… İntikam hikâyesi de çok düz ve tek boyutlu kalıyor.
Zaten en önemli sorunlardan biri, Krem’in çok düz ve sıradan bir kötü adam olması… Zevk için insan öldürmesi ve merhametsizliği itibarıyla Krem, ortadan kaldırılması gereken tek boyutlu sıradan bir antagonist…
Öte yandan, “Supergirl”ün çok düşük notları hak eden bir film olduğunu da düşünmüyorum. Filmi yöneten tecrübeli Craig Gillespie elinden gelenin en iyisini yapıyor. Trajik şekilde başlayan filmi mizah duygusuna sahip bir aksiyona çevirmeyi usturuplu şekilde başarıyor. Başta Supergirl olmak üzere tüm karakterleri ele alış biçimi, film diliyle onları betimlemesi ve eklediği mizah duygusu bence iyi işliyor.
Ayrıca, ilk yarıdaki bazı sahnelerin ve eğlenceli detayların hakkını vermek gerek: Sözgelimi Kara’nın yarı sarhoş halde girdiği bar kavgası, sonrasında inatçı Ruthye’den bir türlü kurtulamaması ve Ruthye’nin “Neden Superwoman değil de Supergirl?” sorusunda ısrar etmesi, ilk aklıma gelenler… Kara’nın bir grup uzaylıyla çıktığı “gezegenler arası halk otobüsü” yolculuğu da eğlenceli… Acımasız kadın korsanların yaptığı saldırı sahnesini atlamak istemem. Craig Gillespie tüm bu sahnelerde yönetmen olarak iyi iş çıkarıyor, filme hoş bir uzay operası ruhu katıyor. Ama ikinci yarıdan itibaren yönetmenlik dahil her şeyin otomatiğe bağlandığı hissini bir türlü yok edemiyor. Bunun belki tek istisnası, Jason Momoa’nın oynadığı karakterin filme getirdiği ekstra mizah duygusu galiba.
Hikâye zayıf olsa da renkli karakterleri ve eğlenceli detaylarıyla sıkılmadan seyrettiğim bir film oldu “Supergirl”… 2000 doğumlu oyuncu Milly Alcock’un Kara Zor-El / Supergirl’deki performansını da beğendim. Alcock, karakterin gençliğini, geçmiş acılara kadar giden duygusal derinliğini yakalamayı başarıyor. Gününü yaşamaya çalışan havalı kızdan süper kahramana dönüşmesini inandırıcı kılıyor. Aslına bakarsanız, Supergirl iyi düşünülüp iyi yazılmış, yeni nesilleri yansıtan, günümüz sinemasının ruhuna uygun bir karakter. Ama aynısını hikâye için söylemek zor.