Çok değil, bundan 10 yıl önce ve “Odyssey” (The Odyssey) ve “Oppenheimer” (2023) gibi filmlerin, Hollywood ana akım sinemasının can simidi haline geleceğini söyleseler, çoğu kimse inanmazdı.
Süper kahramanlar, aile animasyonları ve her çeşit seri film arasında sıkışıp kalmış bir Hollywood vardı 10 yıl önce. Bugünse işler giderek kötüye gidiyor ve Hollywood çıkış yolu arıyor. Ama yeni fikirlere yatırım yaparken dahi hâlâ “Seriye dönüşebilir mi?” diye düşünüyorlar. Oysa asıl sorun tam da burada düğümleniyor.
“Oppenheimer” gibi gerçek hayat hikâyesi üzerine kurulu, karakter ağırlıklı bir dönem dramının ulaştığı şaşırtıcı gişe başarısı sadece istisna olarak görülüyor. Çünkü arkasında Christopher Nolan var.
“Odyssey” için de durum farklı değil. Nolan olmasa, belirsizliklerle dolu bir dönemde herhalde hiç kimsenin aklına Homeros’un destanlarından birini büyük bütçeli bir Hollywood epiğine dönüştürmek gelmezdi.
Baştan söyleyelim: Nolan’ın “Odyssey” yorumu, “Oppenheimer”dan farklı olarak çağdaş aksiyon sinemasının ruhuna çok daha yakın bir film… Özellikle, içerdiği fantastik unsurlarla… Tek gözlü devler, canavarlar, büyücüler, hayaletler ve kahinler, filmi tam anlamıyla fantastik aksiyon haline getiriyor. Savaş, çatışma, kılıçlı ve yakın dövüş sahnelerinin sayısı az değil. Odysseus (Matt Damon) da klasik Amerikan kahramanlık anlatısını akla getiren bir protagonist…
Tüm bunlara karşın “Odyssey”, anlatımı, alt metinleri, yapısı ve prodüksiyon tasarımıyla anaakım Hollywood filmlerinden farklı bir havaya sahip. Çünkü öncelikle bir Christopher Nolan filmi…
İlk filmi “Following” (1998) ve “Oppenheimer”da olduğu gibi yine çağrışımlar, imgeler ve metaforları bir araya getiren; 1960’ların modernist tarzını hatırlatan bir montaj kullanıyor bazı kritik sahnelerde. Ki farklı zamanları iç içe geçiren bu kritik sahneler, bizi direkt olarak filmin kalbine götürüyor. Çağdaş aksiyon sinemasındaki hızlı kurgudan en önemli farkı, sadece ritmi ve duyguyu değil, düşünceyi de öne çıkarması…
Görüntü yönetmeni Hoyte von Hoytema ile Nolan’ın tüm filmi baştan sona IMAX kameralarla çekmesi, film gösterime girmeden önce konuşulan konulardan biriydi. IMAX kamerasının normalden büyük olmasının yarattığı sorunları çözmek ve bazı teknik engellerle baş etmek için sette nelerle uğraştıklarını okuduğunuzda, Nolan’ın IMAX’e olan bağlılığını net şekilde görüyorsunuz zaten.
Peki, bu ısrarın nedeni ne? Şüphesiz, Nolan ve Hoytema’nın filmi dijital değil, 65 mm Kodak pelikül filmle çektiklerini de not etmek gerek. Yani, burada sadece IMAX değil, pelikül ısrarı da var. Belli ki Nolan dijitalin renk ve görüntü estetiğini, keskin berraklığını tercih etmiyor. “Organik” diyebileceğimiz bir görüntü dokusu hedefliyor ve bunu IMAX 70mm formatının dijitale meydan okuyan benzersiz yüksek kalitesiyle birleştiriyor. Böylesi bir film için hemen akla gelebilecek renk filtrelerinden, stilin hikâyenin önüne geçmesinden ve birkaç sahne hariç dışavurumcu görsel atmosfer duygusundan uzak duruyor. Odysseus’un Hades’te ölülerle bağlantıya geçmesi gibi bazı sahneler hariç birçok dış mekân sahnesinde gerçekçi ve organik diyebileceğim, sıcak ve soğuk renkleri çok iyi dengelediği bir Ege ışığı var.
“Odyssey” fantastik aksiyon sinemasında alışık olmadığımız sade bir yaklaşım içeriyor. Sözgelimi, İspanyol ressam Francisco Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Saturn” tablosundan ilham alan tek gözlü dev Polifemos sahnesi… Nolan, mağaranın kapısında beliren canavarla güçlü ve abartısız bir gerilim yakalıyor. Altı kafalı deniz canavarı Skylla veya sirenlerin olduğu sahneler de aynı şekilde ölçülü ve etkili…
Nolan “Odyssey”i sadece hayal gücüyle şekillenen fantastik bir aksiyon değil, olabildiğince realist bir Bronz Çağı filmi olarak da hayata geçiriyor. Zırhlar, başlıklar, kılıçlar ve diğer tüm nesneler, tarihsellik açısından bir gerçeklik duygusu veriyor filme.
Tek başına Truva Atı’nın tasarımı dahi Nolan’ın filmdeki her bir öğeye verdiği önemi gösteriyor. Sizi bilmiyorum ama ben daha önce böyle bir Truva Atı tasarımı görmedim. İlk başta heykeli değil bir gemi enkazını andırıyor zaten. Homeros’un destanında ilgili bölümü düşündüğümüzde, Nolan’ın esere sadık kaldığını; Truvalıların tuzak olarak kuşku duymayacakları bir tasarıma yöneldiğini görüyoruz. Yeri gelmişken, Truva Atı’nın bilgisayar kökenli bir görüntü değil, 3.5 ton ağırlığında 11 metrelik fiziksel bir maket olduğunu belirtelim. Malum, Nolan her şeyi CGI ile çözmekten yana değil ve bunun olumlu etkisi filmlerine hep yansıyor.
Ludwig Göransson’un müziklerinde de bir Bronz Çağı konsepti var. Hollywood epiklerinde alışageldiğimiz büyük orkestra müziği yerine bronz enstrümanlar ve gonglar kullanılıyor. Antik Yunan döneminin üflemeli çalgısı aulos ve lir de diğer enstrümanlar arasında…
Anlatım ve tekniği burada bırakıp, senaryoya gelirsek dikkatimi çeken ilk nokta, önceki filmlerindeki modern hikâye kurgusundan vazgeçmemesi… Farklı zaman kesitleri arasında gidip gelen hikâye akışı, yüzlerce milyon dolarlık ana akım filmlerinin uzak durduğu kafa karıştırıcı bir yapıya sahip.
Öte yandan, M.Ö. 8. yüzyılda yazıldığı varsayılan destanda Homeros’un da geriye dönüşlere yer veren bir anlatı tekniği kullandığını hatırlamak gerek. Destanda, Truva Savaşı’nın sona erişi kronolojik sırayla değil, geçmişi hatırlayan karakterlerin tanıklıklarıyla yansıtılır. Tıpkı filmde olduğu gibi Homeros destanda, Truva Atı olayını tümüyle geriye dönüşlerle anlatır.
Dolayısıyla, bu yanıyla büyük ölçüde sadık bir uyarlamadan söz etmek mümkün… Kaldı ki, Sinon (Elliot Page) ve Antinous (Robert Pattinson) çatışması hariç, Nolan orijinal eserden çok sapmıyor. Destandan farklı olarak Truva kuşatması ve Truva Atı’na filmin başlarında yer vermesi, zaten şaşırtıcı değil. Çünkü filmin kalbindeki mesele tam da Truva Atı’yla ilgili…
Filmin ilk bölümünde Truva Savaşı’nın Akhalar için nasıl bir zaferle sonuçlandığını görüyoruz. Finalde ise Odysseus ile birlikte onun zekâsının ürünü olan Truva Atı hilesine, “savaş ve zafer” kavramlarına farklı bir yerden bakıyoruz. Nolan’ın Homeros destanına getirdiği yorum, zaten tam olarak burada düğümleniyor. O noktada, Nolan’ın orijinal metinden farklı bir yola saptığı açık... Ama oraya gelmeden önce klasik metnin ruhuna bağlı kaldığı yerlere bakalım:
Malum, Odysseus’un eve dönüş yolculuğu, başta modernizm olmak üzere nerdeyse gelmiş geçmiş tüm edebi akımları derinden etkilemiş bir hikâyedir. Destanın aynı adla alıp yorumlanması bir yana, başka anlatılar üzerinde derin etkileri vardır. Ayrıca başlı başına bir hikâye şablonudur. Akademisyenler ve eleştirmenler arasında, aynı özellikteki birçok eve dönüş ve yolculuk anlatısını sınıflandırmak için kullanılan bir terimdir.
Orijinal destan, tanrıların gerçek hayata müdahale ettiği mitolojik bir hikâye olması itibarıyla kader / irade temasıyla da öne çıkar. Nolan da bu temaya kayıtsız kalmıyor. Kendi yorumunda tanrıların koydukları ahlaki kodlara ayrı bir önem atfediyor. Tanrı korkusu varlığını hissettiriyor ama ahlaki erozyona engel olamadığını da gösteriyor.
Destan gibi film de Penelope (Anne Hathaway) ile Odysseus’un kavuşma özlemi üzerine... Odysseus’un tüm yolculuğunda eve dönüş arzusu var ama geçip giden yıllar, onun için ev kavramının simgelediği her şeyi bulanıklaştırıyor. Biz, Penelope’nin onu hâlâ beklediğini, taliplere karşı güçlü şekilde direnç gösterdiğini ve oğlu Telemakhos’un (Tom Holland) onu aramak için yola çıktığını biliyoruz. Ama o, kendisini neyin beklediğini hiçbir şekilde bilmiyor.
Nolan, filmin belki de en güçlü, dürüst karakterlerinden biri olarak çiziyor Penelope’yi. Karşısındaki onca erkeği dize getiren Büyücü Kirke’yi (Samantha Morton) de hemen analım. Erkeklerin dünyasında kendilerini korumayı bilen güçlü kadınların filmi “Odyssey”… Truva’da öldürülen masum kadınları ve Odysseus’un koruyucusu Tanrıça Athena’nın (Zendaya) vicdan ve suçluluk duygusunu temsil ettiğini de unutmayalım.
Nolan, Odysseus’un acı dolu yolculuk ve dönüş sürecine baba, anne, oğul açısından, üç ayrı perspektiften bakarken, Penelope ile evlenerek Ithaka’yı ele geçirmeye çalışan Antinous ile diğer taliplerin cephesine göz atmayı ihmal etmiyor. Odysseus, yolculuğunda doğaüstü güçlerle savaşırken fiziksel gücünden ziyade zekâsını, strateji becerilerini kullanıyor. Finalde ise onu canavarlardan, doğaüstü güçlerden daha tehlikeli bir düşman, yani insana ait saf kötülük ve iktidar hırsı bekliyor.
Nolan tüm bunları hakkını vererek anlatırken filmine orijinal destanda olmayan başka bir katman daha ekliyor. Savaş karşıtı bir katman bu…
Odysseus, yolculuğu boyunca kıyım ve şiddet döngüsü bir başladı mı, onun kolay kolay durdurulamayacağını keşfediyor. Savaş, sadece zaferle değil, bütün karanlığı ve dehşetiyle geliyor. Odysseus çirkin ve kirli savaşın parçası olmaktan kurtulamıyor. Her zaman en doğrusunu yapamıyor. Kendisine güvenen, her zaman sadık kalan askerlerini iyi yönetemiyor; ölmelerine engel olamıyor ve ölen adamlarının çoğunu usulüne uygun gömemeden bırakıp gidiyor.
Özetle, Nolan’ın Odysseus’u, sadece bir kahraman değil… Hileyle gelen zaferin tüm bir Antik Yunan’ı içten içe nasıl çürüttüğünü gören biri… Vicdan azabı çekiyor, suçluluk duyuyor.
Malum, Akhaların Truvalıları zekâdan ziyade hile ile yendiği fikri Antik Çağ'dan beri edebiyatın temalarından biri... Homeros'tan sonra, Antik Yunan dönemi yazar Euripides’in "Truvalı Kadınlar" (MÖ 415) ve Romalı Vergilius’un "Aeneis" (MÖ 19) adlı eserlerinde görülüyor bu tema… Kaldı ki, Sinon karakterini de Vergilius’un aynı eserinden alıyor Nolan.
Film boyunca Nolan, Antik Yunan’daki kodlara özel bir vurgu yapıyor. Mesela, Zeus Yasası’na göre ev sahipleri yabancı misafirlere yemek vermek ve onlara iyi bakmak zorunda… Bunun gibi başka birçok yasa ve ahlaki kod var bölgede. Birbirlerine yakın komşu coğrafyalarda yaşayan ve aynı tanrılara inanan insanlar için bu kodların, her şeyin üstünde tutulması gerek... Ama savaşın karanlığı ve kıyıcılığı, bu kodların kötü niyetli kullanımını başlatıyor. Penelope’nin evini Zeus Yasası’nı kullanarak işgal eden talipler, çöküş dönemi ahlaksızlığını yansıtan karakterler… Nolan, tüm bunları Truva Atı hilesiyle başlayan ve bütün bir Antik Çağı etkileyen ahlaki yenilgiye bağlıyor.
Batı Uygarlığı’nın kendi köklerini Antik Yunan’a kadar götürdüğünü ve söz konusu kültüre sahip çıktığını düşündüğümüzde, Nolan’ın alt metinlerde söz konusu ahlaki yenilgiyi günümüze kadar bağladığını hissedebiliyoruz.
Nolan önceki filmi “Oppenheimer”da Japonya’ya atılan iki atom bombasını, Batı Uygarlığı’nın kıyıcılık konusundaki sınır tanımazlığı olarak kodluyordu. “Odyssey”de ise bu kıyıcılığın Truva Atı’na kadar uzandığını söylüyor. Dürüst bir savaşta Truvalıları yenemeyen Akhaların, gayri ahlaki yollara saptıklarının; “Tanrıların armağanı” olarak görülecek bir at heykelini kullanarak halkları bir araya getiren ortak değerlere ihanet ettiklerinin altını çiziyor.
Nolan usta bir yönetmen olmanın ötesinde filmlerinde dert ettiği ve önemsediği sorunlarla öne çıkan bir sinemacı… Sadece bir hikâye anlatıcısı olmak ve adının belirli bir türle anılmasını istemediği belli. Her zaman söyleyecek bir sözü var ve Homeros destanına getirdiği yorum bunun kanıtlarından biri…