Yirminci asırdan yirmi birinci asra kalan dünyanın en büyük romancılarından biri olan Milan Kundera Nobel almadan 94 yaşında öldü. Gerçi Nobel almak onun pek umurunda değildi ama ondan çok, okurları her sene bu ödülün ona verilmesini büyük bir sabırsızlıkla bekleyip durdular.
Niye vermediler, adı sanı duyulmamış onca vasat yazar bu ödülü alırken, romana ters takla attırmış, ona yeni anlatım imkanları getirmiş bu muhteşem yazarı bu ödülden neden mahrum bıraktılar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var; Avrupa entelektüelleri kendi baktıkları gözlükle ülkelerine bakmayan “yabancı” yazarlardan pek haz etmezler.
Mesela Zamyatin Rusya’dan kaçtığında Fransız entelektüelleri ona neredeyse bir “kaçkın” gözüyle baktılar, bu herif cennetten neden kaçıyor diye; Nazım Hikmet’i hapishaneden kurtarmak için “iyi bir komünist olup olmadığının iyi hal kâğıdını” uzun süre Laz İsmail ve Moskova’dan beklediler; Rus işgaliyle birlikte memleketi Çekoslovakya’nın dışına çıkıp Fransa’ya yerleşen Milan Kundera’ya da biraz bu gözle baktılar. (“...çünkü topluluktan sapmak, o sırıtkan kardeşliğin suratına fırlatılmış bir tükürüktür”.) İçerdeyken, içeriye onların gözüyle bakarsan mükemmel birisi; içerdeyken onların bakışından farklı bir bakışla bakarsan kendi ülkene; iyi bir yazar, iyi bir alim, iyi bir entelektüel değilsin. Onların gözü iyi, seninki bozuktur çünkü. Onların gözlüğünü takıp, kendi memleketini onların gördüğü biçimiyle görürsen seni el üstünde tutarlar, ama onların gördüğünden farklı bir şey görürsen eğer seni pek kaale almazlar.
*
Kendi çağının, 20. yüzyılın ne kadar derdi varsa, hepsinin kompakt halinin yazarıydı Milan Kundera. 20. yüzyıl zalim bir yüzyıldı; iki dünya savaşını, birkaç soykırım vakasını, korkunç dizi dizi askeri darbeleri, kanlı ihtilalleri doğuran bir yüzyıl… Kötülük saçtı her yere, ister “sıradan” ister “sıra dışı” insanlık en zalim kötülüklerle bu yüzyılda karşılaştı, kötülük azı dişlerini bir vampir gibi geçirdi insanlığın boynuna, kanını emdikçe emdi; emdikçe yetmez oldu ona kan, daha fazlasını istedi. Bir trajediler yüzyılıydı, karamsarlığın, umutsuzluğun yüzyılı, kaybolmanın, uçurumdan yuvarlanıp gitmenin…
Milan Kundera’nın kahramanları bütün bu sorunlarla boğuştular, kötü talihin, kötü tarihin çiğneyip çiğneyip çoğunu yutmayıp tükürdüğü tiplerdir onun yarattığı tipler… Çoğunun çocukluklarından kalma travmaları vardır, takıntılıdır çoğu… Ona göre “20. yüzyıl insanının en büyük dramı, öldüğü dünyanın doğduğu dünya olmayacağını anlamış olmasıdır.”
Kundera, bu yüzden kendi asrını izah etmek için bazı kavramlar soktu romana. Çoğu sosyolojinin, psikolojinin, felsefenin ve başka bilimlerin konusu olan kavramları aldı, onlara edebi bir form giydirerek hem kendi kahramanlarına hem de biz okurlarına “sizin asıl dertleriniz bunlardır” dedi. Ağırlık, hafiflik, yavaşlık, yalnızlık, unutmak, kimlik, gülme, varoluş, ihanet, sadakat, aydınlık, seks, karanlık, günah, suç, Tanrı,özellikle “kitsch” gibi kavramlar üzerine kurdu romanlarını, bu kavramaların çoğunu romanlarına isim yaptı. Tekmil hikayesinin bizim hikayemiz haline gelmesi de memleketi Çekoslovakya’nın 1968’de Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesiyle başladı.
*
İşgalden önce sadece “Şaka” romanı yayınlanmıştı memleketinde. Roman pek beğenildi. Yılın romanı seçildi. Arkasından “Gülünesi Aşklar”ı yazdı. Bu sırada ülkesi işgal edildi, ilk yasaklanan kitaplardan birisi de bu kitap oldu. (Bir ülkede diktatörlük olup olmadığını öğrenmek istiyorsan, o ülkede kaç kitabın yasaklı ve kaç yazarın hapiste olduğuna bakacaksın!) Kitapta yedi hikâye vardı, daha girişteki hikayede diyordu ki Kundera:
“Şimdiki zamanı yaşarken gözlerimiz bağlıdır. Çok çok yaşamakta olduğumuz şeyleri sezebilir ve tahmin edebiliriz. Ancak daha sonraları, gözlerimizin bağı çözüldüğünde ve geçmişi incelediğimizde ne yaşamış olduğumuzu fark eder, yaşadıklarımızın anlamına varırız.”
Onun için zor günler böyle başladı. Geçimini sağlamak zorundaydı. Müstear bir isimle bir günlük gazetede “yıldız falı” yazdı. “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı” ile “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”nde gizli polisin kendisine ve diğer aydınlara çektirdiğinden bahsetti.
1975 yılında Luis Aragon onu Fransa’ya davet etti, o tarihten itibaren Paris’i yurt bildi, ölünceye kadar bu şehirde yaşadı. Anadili Çekçenin dışında romanlarını Fransızca yazmaya başladı. 1979 yılında yayınlanan “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı” Çekoslovakya vatandaşlığından atılmasına sebep oldu. Gazete ve televizyonlara çok az mülakat verdi, roman yazmanın dışında üniversitede dersler verdi.
Romanlarında sözü mutlaka ülkesinin tarihine getirdi ve fonda hep tarihsel bir vakaya yer verdi. Komünizmin ülkesine yaptığı kötülüğü ve kendine yaşattıklarını hiç affetmedi, kendisi de bir komünist olmasına rağmen bu fikrin uygulamasına yaşadıkça öfke duydu, bu öfkesini de bir biçimde mutlaka romanlarına yansıttı.
*
Ölünceye kadar sürgünde kaldı. Ama sürgün edebiyatı yapmadı. Kendi özel durumunu asıl meselesi haline getirmedi. İnsanlığın ortak dertlerini kendine dert edindi. Sürgün mekanını kendi mekanı haline getirdi. Ülkesinde gerçekleşen Kadife Devrim’den sonra da Sovyetlerin yıkılmasından sonra da kendi memleketine geri dönmedi. Verdiği ender mülakatlardan birisinde bu tavrı sorulduğunda “benim bir dönüş hayalim yok,” dedi. Gerekçesini de şöyle açıkladı:
“Ben Prag’ımı aldım; koku, tat, dil, manzara ve kültür…” hepsi içinde yaşıyordu. Memleketinden zorla koparılıp sürgüne gittiğinde, tekmil entelektüel birikimi ve hatıralarını alıp Paris’e götürmüştü demek ki.
“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”nden aldığım şu pasaj adeta hayatının özetidir:
“Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir. Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi?”
Başyapıtı “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” 1984’te yayınlandı. Bu kitap onu beynelmilel bir edebiyat starı haline getirdi. Fatih Özgüven 1986’da onu Türkçeye çevirdi. Bugüne kadar yüze yakın baskı yaptı, on binlerce nüsha sattı.
Peki, kitaba adını veren “hafiflik” neyin nesiydi? Sorunun cevabı romanın içindeydi:
“Hikâye tek bir insan hayatı kadar hafif, dayanılmaz derecede hafif, tüy kadar hafif, havaya atılan toz gibi, artık yarın olmayacak bir şey gibi…” Ona göre modern insan trajedi hakkını kaybedeli çok olmuştu. Mathias Schnitzler’in demesiyle; ister tarihin büyük sahnesinde ister özel hayatın küçük sahnesinde olsun, insanın kişisel draması o kadar dayanılmaz derecede hafiftir ki, önemsizliği korku ve dehşet uyandırır.
Türkiye’de hiçbir kitap adı matbuatta bu kadar yer almadı. Yayınladığı günden bugüne kitap adı reklam sloganı oldu, gazete haberine başlık oldu, olur olmadık yerlerde kullanıldı, öyle ki kitabın adı yıllar içinde yazarından çok daha meşhur oldu.
Peki ne olmuştu da bu kitap bu kadar kısa sürede bu kadar popüler hale gelmişti?
Roman Türkiye’de yayınlandığında solcular ağır bir darbenin altından her tarafı yara bere içinde yavaş yavaş doğrulmaya çalışıyorlardı. Çoğu yaşadıklarıyla ilgili acı çekiyordu; çoğu hayatı ıskalamış, siyasi davası uğruna hayattan vazgeçmiş, bu vazgeçişten dolayı çoğu pişmanlık duyuyordu. Bireysel arayışlar dönemi başlamıştı, örgütsel bağlar çözülmüş, toplu ayninler son bulmuş, birey yavaş yavaş varlığını, geçmişini, yaşayamadığı aşkı, ıskaladığı hayatı sorgulamaya başlamıştı. Gençlik hatalarının ağırlıklarından kurtulmanın zamanıydı. Çoğu solcu “soyut yarınlar için somut bugünü” feda ettiğini düşünmeye başlamıştı. Kitap tam da bu meselelerin tartışıldığı, düşünüldüğü bir dönemde çıktı piyasaya. Bomba etkisi yapmasının sebebi buydu. Roman Murat Belge’nin önsözüyle İletişim Yayınları dışında bir yayınevinden çıksaydı bu kadar ilgi görür, gürültü koparır mıydı bilmiyorum ama kısa sürede başını Yalçın Küçük’ün çektiği bir güruh bu muhteşem romana “küfür romanı” diyerek cephe almaya başladı. Sosyalizm, Stalin falan Kundera’nın anlattığı gibi değildi.
Kitapta Stalin’in Almanlara esir düşen oğlundan bahseder mesela bir bölümde. Esir kampında Stalin’in oğluna sistematik baskılar uygulanır. Bir seferinde tuvalet temizletmeye kalkışır ona Almanlar, o da buna itiraz eder ve elektrikli tellere kendini atarak intihar eder. Kundera’ya göre Stalin’in oğlu “b.. yoluna” gitmişti.
*
Yirminci yüzyıl bir trajediler yüzyılıydı. İnsanın varoluşu da başlı başına bir trajediydi ona göre. Ama o bu trajediye saplanıp kalmıyor, sakız gibi çiğnemiyor çekilen acıları. Komik haller de yaşanıyor bu dünyada, “gülüşün” romanı da yazılabilir. Yazılabilir de bu yüzyılda yaşanan en büyük facia, insanın gülme duyusunu yitirmesiydi ona göre. Son romanlarından birisi olan “Kayıtsızlık Şenliği”nde bu duruma odaklandı. Daha önce de bir yazımda anlattığım “mizah anlayışını kaybetmiş insanlık” üzerine yazdığı şu anekdot bu romandan alınmadır.
Milan Kundera’ya göre, “dünyanın büyük değişimi Stalin’in yirmi dört keklik hikâyesiyle” başladı. O gün bir çağ kapandı, yeni bir çağ başladı. O günden itibaren insanlık “gülme yetisini” kaybetti ve o günden beri de bulmuş değil.
Hikâye şöyle:
Uzun ve yorucu günlerin sonunda Stalin, çalışma arkadaşlarıyla biraz daha vakit geçirip onlara hayatından küçük hikâyeler anlatmayı severdi.
Bir gün Stalin ava çıkmaya karar verir. Çizmelerini giyer, parkasını sırtına geçirir, eline tüfeğini alır, on üç kilometre yürür, sonra bir anda bir dala tünemiş bir sürü keklik görür. Durur, keklikleri sayar yirmi dört, sonra fişeklerini sayar on iki... Ne yapsın Stalin yoldaş? On iki mermisiyle on iki kekliği vurur, sonra aynı yolu geri döner, evden on iki fişek daha alır, gelir, dalda tünemiş halde duran geri kalan on iki kekliği de vurur.
Bu hikâyeyi Kruşçev, anılarında anlatır. Kruşçev’e göre o sırada orada bulunan dinleyicilerin hiçbiri, Stalin hikâyeyi bitirince gülmemiş, istisnasız hepsi hikâyeyi sadece “saçma” bulmuş ve Stalin’in “yalanından” iğrenmiş. Sadece Kruşçev, “Ne, geri kalan on iki kekliğin sizi beklediğini mi söylüyorsun?” demiş. Stalin de “Evet, aynı yerde tünemiş duruyorlardı” cevabını vermiş.
Stalin’in bıktırırcasına bu hikâyeyi her defasında aynı şekilde Politbüro üyelerine anlatmasının özel bir sebebi var; SSCB Yüksek Sovyet’inin Başkanı Kalinin... Kalinin, romancıya göre “gerçekte hiçbir gücü olmayan zavallı” bir adamdır. Ama Stalin, büyük filozof Kant’ın doğduğu ünlü Prusya şehri Königsberg’e bu zavallının adını vermiş, şehrin adını “Kaliningrad” diye değiştirmiş, bu gariban işçiyi de Yüksek Sovyet’in başına getirmişti.
Kalinin’in prostatı var. Bir kez Ukrayna’da bir opera binasının açılışında konuşurken her iki dakikada bir tuvalete gitmek zorunda kalmış, o tuvalete gidince de orkestra folklorik melodiler çalmış, aynı anda dansçı kızlar sahneye fırlamış, o tuvaletten dönünce de konuşmasına devam etmiş, bu durum her iki dakikada bir tekrarlanmış, tekrarlar çoğalınca da tören adeta bir şova dönüşmüş.
Stalin, Kalinin’in bu “zaafını” bildiği için de her defasında yirmi dört keklik hikâyesini anlatırken Kalinin’i tam karşısına oturtuyormuş. Anlatmaya başlar başlamaz Kalinin’in çişi geliyor, ama yüce yoldaş konuşurken tuvalete gitmek ne haddine, mecburi dayanacak, zavallı ihtiyarın sıkıştığını anlayan Stalin bu kez hikâyenin neresinde olursa olsun işte o noktadan itibaren hikâyeyi uzatmaktan özel bir zevk alıyormuş. Stalin hikâyeyi uzattıkça Kalinin’in yüzüne bakıyor, yüzünün rengi değişiyor, kasılıyor, buruşuyor, o da bilerek hikâyeye tatlar katıyor, uzatıyor, arkadaşının acısının doruk noktasına ulaşıp yüzünün renginin yavaş yavaş değiştiğini yani artık çişini tutamayıp bıraktığını anladığı andan itibaren hikâyeyi çabucak hızlandırıp bitiriyor ve aniden ayağa kalkıyor, tabii aynı anda herkes onunla birlikte ayağa fırlıyor ve herkes aynı anda, ıslak pantolonunu oturduğu sandalyenin arkasına gizlemeye çalışan Kalinin’e bakıyor kıs kıs gülerek...
Sonra hep birlikte tuvalete gidiyorlar. Politbüro üyelerinin her birisinin ayrı bir pisuvarı var, her pisuvar ayrı bir seramik sanatçısının eseri... Stalin’in pisuvarı ise ayrı yerde... Ama o duvardan küçük bir delik açtırmış, oradan arkadaşlarının tuvalette neler konuştuklarını duyabiliyor. Hepsi pisuvarda işini görürken, Stalin’in her defasında bu hikâyeyi neden anlattığına akıl erdiremiyorlar. Hemen hepsi bu hikâyeyi çok “saçma” buluyor. Yok keklikleri vurmuş da gidip evden fişek almış da... Keklikler de seni bekleyecek öyle mi?
Milan Kundera’nın roman kahramanı Caliban, bu hikâyeyi Charles’tan duyunca “Bütün bu hikâyede bana inanılmaz gelen tek şey, kimsenin Stalin’in şaka yaptığını anlamamış olmasıdır,” der.
“Tabii öyle” dedi Charles, “Zira etrafındaki kimse artık şaka nedir bilmiyordu. İşte, bana göre, tarihte yeni, büyük bir dönemin açıldığını haber veren tam da buydu”.
Kundera’ya göre, yüzyılımızın mizah anlayışı böyle kayboldu! İnsanlık o günden itibaren gülme yetisini kökten yitirdi.
*
Ona göre kiminle güldüğünü unutabilirsin; ama kiminle ağladığını asla unutamazsın!
Dedi ki:
“İktidar sizi nerenizden yaralarsa orası kimliğinizdir”.
Söylemek istediği her şeyi büyük bir yetenekle romana dönüştürmeyi beceren belki de tek yazardı.
Roman kahramanlarını “kendisine ilişkin gerçekleşmemiş olabilirlikler” olarak görüyordu. Kahramanlarıyla ilgili, “Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır... Çünkü romanın sorguladığı sır o sınırın ötesinde başlar. Roman yazarın itirafları değildir; bir tuzak haline gelmiş dünyamızda yaşanan insan hayatının araştırılmasıdır,” dedi.
Çok uzun ömrü boyunca bu hayatları araştıran, onu didik didik eden gerçek bir entelektüel daha eksildi dünyamızdan. Var olmanın dayanılmaz hafifliği, yok olmanın dayanılabilir ağırlığıyla dengelendi.
Toprağı bol olsun!