Yarım asra yakın zamandır terörle mücadele ediyoruz. Büyük kayıplarımız ve yaralarımız var. Ama en az bunlar kadar önemli olan; olup biteni sağlıklı değerlendirme konusundaki zaafımız. İşte bu bitmiyor, değişmiyor.
Kastımı sadece birkaç cümleyle özetleyeceğim. Hala Soğuk Savaş döneminin zihinsel alışkanlıklarına sahip, konfor alanlarını terk etmemek adına her şeyi mübah gören bir anlayışla olup biteni anlamak ve kavramak mümkün değil. Kafası ideolojik çöplüğe dönmüş, sadece cebi değil beyni de fonlanmış adamların arsızca ülkeyi zehirlediği bir ortamda söylenecek çok söz var. Ama değmez.
Sadece bir örnek. Türkiye’nin Suriye’de ve esasen tüm bölgeyi kuşatan bir oyun planı vardı. Yukarıdaki birkaç cümleyi bunun üzerinden konuşsak ne görürdük? Ülkesinin oyun kurabileceğine asla inanmayan ve aidiyeti beslendiği karanlık odaklardan ibaret birilerini ne yazık ki.
CUMHURBAŞKANI NE DEMİŞTİ?
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, güçlü bir lider. Onu kıyasıya eleştirenlerin bile kabul ettiği bir gerçek bu. İşte onun yıllar önce verdiği şu mesajın, dost düşman herkes tarafından hatırlandığı bir dönemdeyiz:
“Tüm dünyaya sesleniyorum: Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz.”
11 yıl önce verilen bu mesajın ne anlama geldiğini belki bugün çok daha iyi anlama imkanımız var. Üç başlık halinde görebiliriz Türkiye’nin Suriye politikasını.
Birincisi, ülkenin bütününe bakmak ve daima toprak bütünlüğünden yana olmak. İkincisi, Suriye’nin bir azınlık eliyle değil, temsil derinliği ve tüm unsurların yer aldığı bir iktidar modeliyle yönetilmesi. Üçüncüsü, terör üzerinden Türkiye’nin güvenliğini bozmaya yönelik arayışlara gereken tüm güç unsurlarıyla cevap vermek ve yok etmek. Öyle de oluyor zaten.
HER YERDE ANKARA’NIN İZİ VAR
Suriye Devrimi 8 Aralık 2025’te gerçekleşti. O güne kadar gelen süreçten bugün Şam’ın ülkesine hakim olmak için attığı adımlara kadar her yerde Ankara’nın izi ve mührü var. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye oyun kuramaz” ezberini bozarak, Suriye’de barışı kuran iradeyi ortaya koydu.
Savunma ve askeri güç; derinlikli bir diplomasi ve belki çoğumuzun işin doğası gereği fark etmediği istihbarat faaliyetleri. Gerçekten şu süreçte MİT’in ortaya koyduğu katkı ve perspektif; belki bugün değil ama, yarınlarda anlatılacak büyük hikayelerden olacak.
KÜRTLER DEĞİL, SDG/YPG YENİLDİ
Türkiye, uzun yıllardır sabırla ve peşpeşe gelen hamlelerle muazzam bir sosyolojiyi yönetti. Şimdi gelinen noktada Şam ve SDG arasında sağlanan mutabakatın hayata geçmesiyle bu ülkede farklı etnik, din ve mezhepten olan unsurların aynı çatı altında yaşamasını temin etmeye çalışıyor.
Her kritik sürecin olmazsa olmazını hatırlatmakta yarar var. Öncelikle sükunet ve eğer söylenecek söz varsa onu incitmeden, kırıp dökmeden ortaya koyabilmek.
Bugün Suriye’de SDG’nin geri çekilmesi ve kaybetmesi, asla Kürtlerin kaybı sayılamaz. Yenilen terördür ve ona destek olanlardır. SDG/YPG ile Kürtleri aynı yere koymanın haksızlık olması bir yana; Suriye bir bütün haline geldiğinde Kürtler asla kaybeden olmayacaktır.
Dün Esed zulmünde onlara kimlik vermeyi bile çok görenlere karşı çıkan; bugün onların Suriye’deki meşru haklarını savunan; yarın da anlaşmaların gereği talep ettiği hukukunu koruyacak olan yegane garanti Türkiye’dir. Birlikte yaşayıp göreceğiz.
KOMİSYON, DEM, İMRALI VE KANDİL
14 maddelik anlaşmanın maddeleri belki bir sonraki yazıya. Zaten hemen her mecrada konuşuluyor.
Ancak bu yeni sürecin muhtemel bazı sonuçlarına değinmek istiyorum kısaca.
Bir: Terörsüz Türkiye sürecinin gerek rapor, gerekse meclisteki yasal düzenlemelere dair adımları hızlanacaktır. Emeklerin zayi olmadığını göreceğiz umarım.
İki: Sürece verdiği katkıya rağmen, DEM Parti’ye dair bazı değerlendirmeler yapmak gerekiyor. İmralı’nın 27 Şubat perspektifini doğru okumaya yanaşmadığı gibi, Suriye sahasına dair gelişmeleri ana perspektiften koparmaya çalıştı. “Türkiye’deki işler çözülsün, Suriye’nin dinamikleri ayrı” gibi tuhaflıkları savundu. Dolaysıyla 10 Mart mutabakatının gerçekleşmesi yönünde ciddi bir çaba göstermedi, konuşmayı bile denemedi. DEM’in isminden politik kurgusuna kadar kendisini yenileme vakti.
Üç: Öcalan, 27 Şubat metnindeki çizgiden kopmadı, süreci doğru okumaya gayret gösterdi. Bu da Terörsüz Türkiye’nin devamı açısından ciddi katkılar üretti. Suriye sahasındaki dönüşüm hızlandıkça bunun daha da artması mümkün olabilir.
Dört: Örgütün kendisini feshetmesi ve silahları bırakması noktasında katkı sağlayan ve kararlar alan Kandil, ne yazık ki Halep’te iyi bir sınav veremedi. “Orada kalın, direnin” çağrısının yanısıra, örgüt içindeki bazı kişisel rekabetleri sürecin önüne koydu. Bu noktada bölgedeki bazı hadiselerin, özellikle İran’daki olayların seyrine dair beklentilerin rolü de oldu. Bakalım Suriye’deki gelişmelere yönelik tavırları ne olacak.
Vakit oyalama vakti değil. Saatini Ankara’ya bakarak ayarlamayanlar için zor günler.