Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nasuhi Güngör Gönül coğrafyasında yeni dönem

        Bir asır önce parmağını haritanın üzerine koyup yaşadığımız coğrafyayı “Ortadoğu” olarak tanımlayanlar, kuşkusuz hala buraya dair emellerinden vazgeçmiş değil. Ancak yaşadığımız dönemin o günlerden farklı olduğunu da görmek durumundayız.

        Meslek hayatımın 40’ıncı yılındayım. Ancak daha çocukken bugün konuştuğumuz sorunların gündem olduğu ortamlarda büyüdüm. Filistin meselesinden İran’a, Lübnan’da olup bitenden Pakistan’a, hatta Malezya ve Endonezya’ya kadar geniş bir alanda olup biteni anlamaya çalışan, tartışan, fikir beyan eden ortamlarda.

        BUGÜN FARKLI OLAN NE?

        Bugünün farkına gelince. O dönemki ilgilerin ve arayışların, devlet ve yönetim katında ele alındığı, dolayısıyla gönül coğrafyamızla yeniden hemhal olduğumuz bir zamanı yaşıyoruz.

        Yeniden; çünkü geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren yaşanan savaşlar ve yıkımların ardından bazı tercihler yapmak zorunda kaldık. Bir imparatorluğun bakiyesi değil, devamı olmayı tercih ettiğimiz günlere gelmemiz ise hiç kolay olmadı. Hala da çok büyük zorlukları var.

        Özellikle son 20 yılda, Türkiye’nin siyasi sınırlarının ötesindeki gönül coğrafyasıyla ilgilenmeden, oralara dair tezgahları bozmadan ve kendi oyununu kurmadan ayakta kalamayacağını savundum. Yazdım, anlattım gücüm yettiğince.

        ÖNCELİK MÜZAKERE VE İTTİFAK

        Bugün ayrıntılara boğulmazsak göreceğimiz manzarayı şöyle tarif edebilirim. Artık kendi güvenliğini ve geleceğini, siyasi sınırlarına sıkışarak değil; tarihsel kodlarını yeniden tanımlayıp kalbî bağlarını gerçek zeminlere taşıyarak ilerleyen bir Türkiye var. Ayağımız sürçebilir, beklemediğimiz sorunlar karşımıza çıkabilir. Ama artık bulunduğu coğrafyada kendi oyun planını yürüten, adım adım ve büyük bir sabırla bölgesel dengeleri belirleyen, kavgadan kaçmayan ama müzakere ve ittifakı önceleyen bir Türkiye var.

        SURİYE’DEKİ BAŞARI TESADÜF DEĞİL

        Suriye sahasında olup biteni, birkaç aylık, hatta birkaç yıllık bir hikaye gibi okumak büyük haksızlık. Bu denli uzun soluklu, pek çok senaryoyu çalışarak, ancak ana hedefinden asla sapmayan bir planın, Ankara eliyle yürütüleceğine ihtimal vermeyenleri anlamak zor değil. Hala alışkanlıklar, hala terk edilmek istenmeyen konforlar.

        Aklını fikrini fonlara emanet edenlerin, oturup tekrar bu coğrafyayı, tarihi ve oradan süzülüp gelen şuuru anlaması, hiç olmazsa çaba göstermesi mümkün mü? Elbette hayır. Çünkü varlık sebepleri, bunları tarihin sayfalarına hapsetmek, yok saymak ve saptırmak üzerine kurulu. Herkes meşrebi ve mayası ne ise onu yapacak.

        KARDEŞ KAVGASI BİTECEK

        Türkiye’nin hiçbir arayışı, bulunduğu bölgeye savaş getirmek üzerine değil. Suriye’de aradığı kardeş kavgasını bitirmek. Paylaşarak ortak bir gelecek etrafında birleşmelerini sağlamak. Tetikçi değil, başı dik olarak yaşayacakları bir ülkenin inşasını birlikte gerçekleştirmek.

        Bu büyük hikayenin ve kimsenin beklemediği ölçüde sağlıklı ilerleyen sürecin, şimdi şikayet edip sızlananlar başta olmak üzere herkesin hayrına olacağını birlikte göreceğiz. Bu hikayenin tarih sahnesine yeniden çıkışında en büyük rolün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ait olduğunu dostları kadar düşmanları da takdir ediyor. Bin yılı aşan bir hafıza ve tecrübenin sahadaki dirilişi ve yeni bir heyecanla yükselişine tanık oluyoruz. Emeği geçenlere çok şey borçluyuz.

        İSTANBUL HALEP’TİR, DİYARBAKIR KERKÜK

        Meslekte geçen yılın hatırına 12 yıl önceki bir yazımdan alıntı yaparak tamamlamak istiyorum:

        “Gazze’de katledilenlere, kamplarda ölüme terkedilenlere ilgi göstermeseydik, hele bu zulmün sahiplerine ‘Dur bir dakika’ diye haykırmak yerine, uluslararası platformlarda pişkin pişkin oturmayı tercih etseydik; yüreğimizdeki Kudüs hasretini ifşa etmeseydik bunların hiçbirini yaşamayacaktık. Zalime itaat etmek, izniyle hareket etmek varken, Tarık bin Ziyad misali yollara koyulmak da nereden çıktı.Dün ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü’ diyorduk. Şimdi ne demeye kalkıp Şam’da, Halep’te kim kime ne yapıyor, kim zalim kim mazlum onun hesabına girdik. Üzerimize vazife miydi Hama’daki katilleri hatırlatmak, bize mi düşerdi yeni Hamalar, Halepçeler yaşanmasın diye çırpınmak. Biz kim oluyorduk ki mazlumların arşa yükselen feryadına kulak verdik, ne demeye kalbimiz ‘İstanbul Halep'tir, Diyarbakır Kerkük’tür’ diye atmaya başladı.” (Star Gazetesi, 3 Şubat 2014)