Türkiye, hayli uzun zamandır, gücünden gelecek vizyonuna, bölgesel şartlardan uluslararası sistemin gidişatına kadar pek çok başlıkta kendisini yeniden tanımlıyor. Geldiği noktadan belirlediği hedefe hayli uzun bir yol var. Ancak hedefine doğru da ilerliyor.
Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından, Türkiye’nin o ana kadar sahip olduğu eşsiz jeopolitik konumu kaybettiği yönünde pek çok tez vardı. Bunların, jeopolitik değeri oluşturan unsurları yeterince anlamadığı çok açıktı.
TÜRKİYE’Yİ HAFİFLETMEK
Jeopolitik, coğrafyanın bütün unsurlarıyla harekete geçmesidir bir anlamıyla. Dolayısıyla Türkiye’yi Soğuk Savaş sonrasının kantarında “hafifletmek” isteyenlerin; tarih, hafıza, toplumsal güç ve hedef birliği gibi unsurları dikkate almak istemediği de çok açıktı. Almak istemediği evet. Zira Türkiye’nin imparatorluktan gelen hafıza ve potansiyelini, yeniden yükselişte görmek pek de arzu edilen bir hikaye olmasa gerek.
1990’lardan 2000’lerin başına kadar kendi rolümüzü aramak, bize teklif edilenleri tartmak ve yol almak konusunda hayli zor dönemler yaşadık. Terörün tepemizde kılıç gibi gezdirildiği yılları da eklemek gerekiyor bu tabloya.
2013-2016 VE YENİDEN VAR OLMAK
Bugüne daha hızlı gelmek adına, 2013 sonu itibarıyla başlayan ve 2016 Temmuz’unda darbe girişimine dönüşen FETÖ kalkışmasının bir milad olduğunu söyleyebiliriz. Ankara’nın kendi içinde pek çok meseleyi yeniden ele alması; dolayısıyla devlet aklının farklı arayış, kavramsal çerçeve ve tezleri üzerinde durmaya başlaması bir başka ifadeyle.
Hiç unutmuyorum, o dönemlerde tanıştığım ve hala sohbet ettiğim arkadaşım Sadık Karayel bunları tartışırken şöyle demişti: “Bir yandan PKK, diğer yandan bu darbeye kalkışanlar Türk devletinin kendisini her zorlukta yeniden var ettiğini dikkate almıyorlar. Devlet bu tehditlerin ikisini de er geç adresine iade eder.”
Geçen zamana bakınca öyle de oldu.
YENİ HÜKÜMET SİSTEMİNİN GETİRDİKLERİ
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine giden dönemde, 2017 referandumu öncesindeki tartışmaları hatırlayalım. Yeni sistemin özellikle “karar alma süreçlerini hızlandıracağı” üzerinde durulurken, sisteme muhalif olanlar işin bu boyutunu hiç dikkate almadılar. Çünkü 2013 sonrasındaki dönemde ortaya çıkan devlet aklının tezahürünü ve bunun Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ının liderliğinde nasıl pratiğe geçtiğini göremediler.
Bugün sadece savunma sanayiine ve etrafımızdaki tehditlere dair alınan kararlara ve bunların arka planındaki öngörülere bakarsak gerçeği daha iyi görebiliriz. Şu sıralar Suriye’de olup biteni takdir etmek zorunda kalanların, daha birkaç yıl öncesine kadar neler söylediği hafızalarda.
ÖRGÜTLE MUHATAP DEĞİLİZ
Meselenin terör tarafını bir an için kenarda tutsak bile, Türkiye’nin kendi temel meselelerinde bir örgütü muhatap alması ve denge kurması gerçeklerle bağdaşacak bir yaklaşım değil. “Sahibiyle konuşmak” Ankara’nın şu izlediği stratejinin ana unsurlarından. Bu tercih, yukarıda kabaca anlatmaya çalıştığım jeopolitik yükseliş ve derinliğin de olmazsa olmazı.
Devlet dışı aktörleri kullanmak ve bunu dış politikanın temel araçlarından biri haline getirmek, rüzgar ekenin fırtına biçtiği bir noktaya geldi. En tuhafı da, bu yapıları kullanan aktörlerin (ABD ve İran) şimdi birbirine savaş tehdidinde bulunması.
ERDOĞAN: “GEÇİT VERMEYECEĞİZ”
Buradan iç dengelere bir bakış atarak tamamlayalım. Kim kime ne vaat etti ve sözünü tutmadıysa herkes gitsin onun yakasına yapışsın. Türkiye, hiç kimseye, kesime ya da örgüte sana özerklik vereceğim, devlet olmasan da benzeri bir yapı olacaksın demedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllar önceki ifadesi, daha doğrusu meydan okumasıyla buna asla geçit vermeyeceğini ilan etti. Şimdilerde kendi örgüt çıkarları üzerinden hayal kırıklığı tüccarlığı yapanlar, hayal satarken bu kararlılığı görmek istemedi.
En güzeli ise şu. Türkiye, gerek kendi siyasi sınırları içinde, gerekse ötesinde kardeş ve kader ortağı olduğu hiç kimsenin incinmesine, kopmasına ve ezilmesine izin vermeyecek.
Şöyle dedi Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Ocak’ta: “Türkiye Cumhuriyeti buradayken, bu devlet hamdolsun dimdik ayaktayken kimsenin başka hami aramasına; başka dostlar, ortaklar peşinde koşmasına gerek yoktur.” Herkesi galip, terörü mağlup kılan da bu işte.