Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        memisbetul@gmail.com

        “Kemikler taşlar gibi batıyor / Uğruna savaştığımız her şey / Büyüdüğümüz evler / Bizim için yapılmış olan / Ve güzel bir dünyada yaşıyoruz / Evet yaşıyoruz… / Oh hepsini biliyorum / Burada kaçmanız gereken hiçbir şey yok / Çünkü buradaki herkesin dayanacağı birine ihtiyacı var.” Diyor, ben telaşlı bir yolculuk arifesinde bavulumu hazırlıyorken Coldplay’in “Don’t Panic-Paniğe Verme” adlı şarkısı. Telaşım neye mi tekâmül ediyor; şeker bayramını kaçış rotası bilerek atacağım kendimi Lübnan-Beyrut sokaklarına… (Pazar dönüyoruz tabii sandık başına, “hayır”ımızı çakmak için…) Siz bu yazıları okuyorken; “Binlerce kez öldü binlerce kez yeniden dirildi.." diyen Lübnanlı şair Nadia Tueni’nin diyarı Lübnan alt metinli Beyrut’un altını üstüne getiriyor olacağım. Yıllarca iç savaşa, çatışmalara ve kuşatmalara maruz kalan Beyrut, 'Ortadoğu'nun Paris'i olarak kalmaya direniyor. Şimdilerde Beyrut'un eski ışıltısı yeniden parlıyor. Bu parıldayan ve herkesin diline doladığı efsununu çözmeye ve belki de bende efsunlanmaya gidiyorum. Dönüşte nasılsa dökülürüm bu adresten sizlere… Sizi de unutmuyorum! İşte İstanbul’-um-u geride bırakmışken, sizin için seçtiklerim…

        PALAVRACIYIM, PALAVRACISIN, PALAVRACIYIZ!

        Sahtekârların tek sloganı “Önemli olan düşmek değil, ayağa kalkabilmek…”'tir diyerek selamını veriyor, Theater Freiburg ve Garajistanbul’un “Kabine/Cabinet” adlı ortak projelerinin bir uzantısı olan dans tiyatrosu “Palavracı ve Dolandırıcı”. İnsanların kandırmanın sıradan bir hal aldığı günümüzde “sahtekârlık” temasını sahici bir dilden yani bizim jargonumuzdan işleyen ekip, “Ben bir hiçim, sen bir hiçsin, biz bir hiçiz”, “Ben kimim, sen kimsin, biz kimiz?” diye devam eden repliklerin vedasını “Palavracıyım, palavracısın, palavracıyız” ve “Dolandırıcıyım, dolandırıcısın, dolandırıcıyız”la yapıyor.

        Hafta sonunu Schrödinger’in kedisi-belirsizlik tanrıçası olarak kapatıp, pazartesiye de “eh işte, kaldığımız yerden devam” modunda uyanınca, akşam ki davet ilaç gibi gelir, niyetiyle akıyorum Garajistanbul’un rotasına. (Yüzüncü yaşını kutlayan Alman Freiburg Devlet Tiyatrosu’nun yolu Beyoğlu- Garajistanbul’a düşmüş. Bu seyirliği görmezsem olmaz deyip, salınıyorum tiyatro sokağına.)

        Daha önce Orhan Pamuk’un “Kar” adlı romanını tiyatroya uyarlayan Christoph Frick’in yazıp-yönettiği, şimdi ki müzikli oyunuysa “Palavracı ve Dolandırıcı” adını taşıyor. Oyun, başından sonuna kadar yalan söyleyen, dolandıran, palavracı insanları anlatıyor. Hayatın içinden birbirinden farklı hikâyeler paylaşılıyor bizlerle. Herkes profesyonel bir yalancı. Yalan söyleyerek bir yere gelen bu insanlar sayesinde bizlerin kendini sorgulaması sağlanıyor bir bakıma. (Oyunu izlerken, bir çember içinde tebessüm ettim durdum; -üşenmeden hatırlarsak- sevimli kuş Tweety’nin kırmızı burunlu, siyah-beyaz tüylü kedi Sylvester için sarfettiği “bir kedi gördüm sanki” repliğinde gezindim. Biraz bizi, biraz senleri-benleri-onları gördüm sanki, biraz yeryüzünün fanilerini gördüm sanki. Hoş yanımda oturan tiyatrosever, pek kahkahalı izliyordu dramatik gelişimimizi ama. Herkesin yalanı beyaz ya da pembe olacak değil ya.)

        DÜŞSEM BİLE KALKARIM…

        Almanya’da sık sık klasik oyunlar sahnelemelerine rağmen son dönemde deneysel oyunlara ağırlık veren ekip, Palavracı ve Dolandırıcı’daki performanslarıyla tavan yapıyor bence. İnsanları kandırmanın sosyal hayatın sıradan bir parçası haline geldiği günümüzde sahtekârlık, inandırıcılığı açısından çok büyük bir ustalık gerektiriyor, özellikle de bizlerin daha da yakından gözlemleyebileceği bir mekân olan sahnede sergileniyorsa. Sahnede birbirinden farklı yeteneklerle donatılmış dokuz oyuncu, ikisi müzisyen, ikisi dansçı. Aynı kostümleri giyen, perukları takan ve birbirine tıpatıp benzeyen dokuz profesyonel oyuncu, oyun boyunca hem bedensel, hem de zihinsel akrobasi yaparak anlatıyorlar meramlarını. Günümüzde bireyselleştiğimizi sanarak üstlendiğimiz kimliklerin aslında birer kandırmacadan ibaret olduğunu vurgulayan yönetmen Frick, bu yüzden hepimiz birbirimize benziyoruz, aynı kıyafetler, aynı telefonlar, aynı arabalar diyor.

        Kapitalist sistemin içinde birbirine benzer hale gelen oyuncular, farklı koreografilerle canlandırmalar yapıyor, dans edip, canlı müzik eşliğinde şarkı söylüyorlar. Sahtekârlar kariyer basamaklarını korkusuzca bir bir tırmanıp, ardından serbest düşüşlerle iniyorlar, ama tüm bunlar olurken karizmayı çizdirmemeye devam ediyorlar. Tek bir sloganları var: “Düşsem bile kalkarım.” Yönetmen Frick, palavracı ve dolandırıcıyı birbirinden ayırıyor. Ona göre palavracılar özel yeteneği olan üst düzey insanlar. Olmayan bir şeye dahi herkesi inandırabilme yeteneğine sahiplerdir. Dolandırıcı ise herkes olabilir.

        Yaklaşık bir buçuk saat süren gösteride, mekân ve hikâye sık sık değişiyor. Bazen seyyar bir araba ile sokak oluyor sahne, bazen ev, bazen işyeri. Oyun; oyunculukları, kurgusu ve sahneye uyarlanış biçimiyle dikkat çekici. Dikkatinizi zerk etmek istediğim bir diğer konuysa, oyuncuların uzun-seri felsefi diyalogları-monologları. Dünya ile bünye arasındaki münasebette ilginç tanımlarda bulunuyor bu replikler. Benim gibi felsefeye meraklıysanız ve sistemle de sorunuz varsa Christoph Frick’in bu üslubu hoşunuza gidecek. Garajistanbul, bu sezon da Theater Freiburg’la birlikte projelerine devam edecek, takipte kalın! Tel: (212 244 44 99)

        ★★★

        KAÇAMAK ADRESLERİ-NEREYE GİDİYORUZ?

        ** KIYIKÖY: (Kırklareli’nin Vize ilçesine bağlı Kıyıköy, İstanbul’a 160 kilometre uzaklıkta. Balıkları çeşit çeşit ama buranın kalkanı meşhur, yemeden dönmek olmaz! Deniz Feneri, Palaz ve 288 adlı restoranlar keyfinize lezzet katabilir. “Nerede kalınır?” diyorsanız da: Kıyıköy Sahil Pansiyon, Hülya Pansiyon ya da Midye Pansiyon. Eee, Kıyıköy’e kadar gelmişken de İğneada’ya uğramayı unutmazsın sanırım!)

        ** KERPE – KEFKEN: (Cenevizliler’den kalma Kerpe, plajı, denizi ve doğasıyla beyninizi temize çekebilir. Kefken’deki pembe kayalıklar görülmeye değer. “Nerede kalalım?” diyenlere: Kefken Saygın Butik Otel, Otel Kefken Liman, Otel Kerpe ve Şiir Pansiyon. Ülkemizde deniz salyangozunun en çok çıkarıldığı yer Kefken. Salyangozlar ihraç edildiğinden yöredeki restoranlarda yeme şansınız yok ama civardaki balıkçıların tenekelerde pişirdikleri salyangozları tatmanız mümkün. Değişik tatlara açıksanız şahane bir lezzet, benden söylemesi.)

        ** MÜREFTE: (Tekirdağ’a bağlı Mürefte, üzüm bağları ve şaraplarıyla ünlü. Ekim sonuna kadar da şarabın üzüm asmasından kadehe giden serüvenine de misafir olabilirsiniz. Ayrıca burada şarap tadımı ve bağbozumu kurslarına da katılabilirsiniz. Gelmişken, Kutman Şarapçılık’ın açtığı, Türkiye’nin ilk ve tek müze kıvamındaki Şarap Müzesi de görülmeye değer. Sedef Motel ve Sohbet Motel konaklayabileceğiniz yerlerden bazıları.

        ** AĞVA / ŞİLE: (Yeditepeli şehre bir adım uzaklıktaki gizli cennetler; Ağva ve Şile. Göksu ve Yeşilköy derelerinde sandal, sal, deniz bisikleti ya da kanoyla küçük bir gezintiye çıkabilir, oradan da soluğu Şile Feneri’nde alabilirsiniz. “Nerede kalınır?:” Grenline Guesthouse, Tranquila Nehir Evi, Piccolo Mondo ve Şile Lavanda. Miss balığınızı da yemek için verebileceğim adres: Gizlibahçe ya da Liman Restoran.)

        ** POLONEZKÖY: (Köy, tarihiyle oldukça heyecanlı bir gün vaat ediyor. Gezgin ve maceracı ruhunuzu ihya edecek türden. Sabah kahvaltısıyla başlayan keşfiniz, köy pazarında küçük bir gezinti ve sonrasında meydandaki kiralık atlarla ya da faytonla devam edebilir. Nerede kalınır?: Legend Hotel ya da Polka Country Hotel. Dönüşte yöreye özgü ev yapımı vişne ve ceviz likörü de almayı unutmayın.)

        ** SAPANCA / MAŞUKİYE: (İçinize doğa kaçmış hissiyatıyla geçireceğiniz bir kaçamak düşünün. Yapmadan dönmeyin diyebileceğim ise: sıcak hava balonu turu ya da karaya ve suya iniş yapabilen ufak bir uçak türü olan microlight uçuşu. “Nerede kalınır?:” Butik Hotel Maşukiye, Villa Sapanca ve Zeliş Çiftliği.

        Diğer Yazılar