Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BETÜL MEMİŞ-memisbetul@gmail.com

        “Herkes dövüşmek ister, dövüşmeyi, dövüş izlemeyi sever. Gerçekten dövüşmeyi sevmeseniz bile, yumruk dalaşını, kaburgalara atılan tekmeyi, dövüş öncesi hırlaşmayı seversiniz. İtişip kakışmaları, sokak kavgalarını, boksu, futbolcuların birbiriyle dalaşmasını izlemeyi seversiniz. Futbol seversiniz, o bir dövüş türüdür; tenis bir dövüş türüdür; bilgi yarışmaları bir dövüş türüdür; kağıt oyunları dövüş türüdür. Kim istiyor ki dünyada barış? Ben istemiyorum. Barışla ilgili hiç bir şeyi dert etmeyin, her şey böyle kalsın…” Ali Taylor’ın yazdığı, Tuğrul Tülek’in uyarlayıp, yönettiği ve dilimize ‘Yüksek’ adıyla çevrilen Overspill’in; aynı okula gitmiş, aynı mahallede büyümüş, aynı takımı tutan, aynı müzikleri dinleyen ve adeta tek vücut olmuş gibi yaşayan üç panpası böyle nidalanıyor. Bugünkü tiyatro mesaimizin sarkacı; üç panpa hikayesinin yörüngesinde, biz metropol bünyelerine ilişiyor.

        DEĞİŞMEZSEN ANLATACAK BİR HİKAYEN OLMAZ

        Yüksek’in üç panpasının nidasına dalmadan önce gelelim ‘overspill’in sözlük anlamına… ‘Taşan, fazla gelen’ anlamında kullanılan ‘overspill’, şehir merkezlerinde, nüfus fazlalığından ve gün geçtikçe yaşam alanlarının daralmasından, insan fazlalığını yutan banliyöler ve uydu kentler için kullanılan bir kelimeymiş. Bu manaya düşen anlamın ışığında da Dot, yine kapalı olduğunu sandığımız bir kapıyı aralıyor ve dikkat kesilirsek de panpa ve panpaların, her geçen gün, böylesine nidalarını duyacağımızı, uslarımıza zerk ediyor. Algıda şukela hareketlenmelere sebep olan oyunlarıyla bendenizi, her defasında Alice Harikalar Diyarı’nda kadrajlı, miss hallenmelere gark ettirip, mest eden Dot’un oyunu Yüksek’in kahramanları/kendi deyimleriyle panpaları; Mehmetcan Mincinozlu, Onur Öztay ve Aykut Akdere. Biz onları sahnede, “Değişmezsen anlatacak bir hikayen olmaz” hissiyatında (iç ses: ne güzel bir cümledir bu böyle, değişim ve hikayeler üzerine; devam!) Baron, Pıt ve Çakı olarak dinliyoruz/seyrediyoruz. Mevzu, anlatı tiyatrosu çemberinde şekilleniyor. Metinin adı gibi, seyri de ‘yüksek’ bir dikizlik istiyor. Oyuncuların bir taraftan anlatıcı olduğu, bir taraftan da karakterlere hayat verdiği, dekorsuz, dansın ve hareketin temel alındığı, biraz da hayal gücünün sınırlarını aşmaya yeltendirdiği oyun için, anlatı tiyatrosunun temiz örneklerinden bir tanesi diyebiliriz.

        DOT’UN TAKSİM GÜZERGAHLI ‘YÜKSEK’ FOTOĞRAFI

        Oyunun yazarı Taylor, mevzuyu, İngiltere’nin kenar mahallesi Bromley’de, Baron, Potts ve Finch isimli üç arkadaşın eğlenmek üzere, dışarı çıktıkları bir geceyi anlatmaları üzerine geliştirse de; Dot’un kadrajında yani memleketim coğrafyasında güzergah, İstanbul’da, Taksim/Balat istikametinde, Baron, Pıt ve Çakı arasında geçiyor. Bu da Taylor’ın oyunu yazarken uyarlamacıya sağladığı esneklikten kaynaklanıyor. Kısaca seyirciler, karşılarında konuşlanan hikayenin içerisinde geçen mekan ve adresleri duyduğu / gördüğü / bildiğinden, olayı şekillendirecek dekora ve hatta mevzunun eylemlerini anlatacak ağdalı tanımlara da gerek kalmamış oluyor. Yönetmen Tülek, bu durumu öylesine keyifli ve usturuplu halletmiş ki, oyun karakterleri üç kişinin eşlikçileri, İstanbul sokakları ve yaşayanları / tanıkları, seyirciler yani bizler oluyor. Çeviri bir oyun olmasına karşın Tülek’in oyun ve oyuncuları en temizinden harmanlayıp, ustalıkla bir seyirliğe dönüştürmesi ise kıvamında olmuş. Tülek’in, Öksüzler’den sonra bu ikinci yönetmenlik deneyiminde, alkışları hak etmesinin bir başka sebebi ve belki de en büyük payı, enerjilerine hasta olduğum üç panpa, yani karakterlere can veren oyuncuları. Bence, Yüksek’in oyuncularının sahnede yaydıkları enerji ve ortaya fotoğrafladıkları izlencelik görülmeye değer; hepsine buradan bir kez da eyvallah! Mekanın yokken varmış edasında salınmasında ise ışık tasarımının katkısı yadsınamaz derecede. Bu minvalde de Kemal Yiğitcan’ı tebrik ediyorum, gölge oyunlarını çok başarılı buldum. Sonuçta bu bir ekip işi ve sahnenin arkasında her bir emektar, en hissiyatlısından alkışları hak ediyor şiarından hareketle, gelelim perde arkasındakilere: koreografi Tan Temel, müzik tasarımı Uygur Yiğit, yardımcı yönetmen / dramaturji Nurcihan Yücel, proje ekibi Can Şıkyıldız, Çetin Karakul, Volkan Akçaalan, mekan yönetimi Ayşegül Beyazdağ, Hande Eker ve tanıtım fotoğrafları Efe İşlek imzasını taşıyor.

        DOT’UN İKİNCİ UYARLAMASI ‘TEMZİLENMİŞ’

        Oyunun konusuna ilişmek niyetinde değilim, zira 2013 İstanbul’unda her şey fil hafızalığından balık hafızalığına terfi edeli çok oldu. Şimdi bu cümleyi bile düşerken yazıya, sınırları, vakti zamanında bir insan güruhu tarafından çizilen dünyanın, iç ve dış haberleri, ‘bu da olurmuş’tan ‘bu da olur’a manşet çaktı. O sebepten de şimdilik tek arzum; bir akşam sefalığında, Maçka’ya akıp, Yüksek’in seyirliğine takılmanız! Bu minvalde de sözü, oyunun yönetmeni Tuğrul Tülek’e bırakıyorum: “Metini, çevirmeye ilk olarak 31 Ekim 2010’da başlamıştım. Bu tarihi net olarak hatırlıyorum çünkü aynı gün Taksim’de bir canlı bomba patlamıştı ve ben o günden sonra metine, 6 ay dokunamadım. Oyun, her birimizin kendi hikayesi olduğunu fakat bizim dışımızda akan hayat içinde ne yazık ki kendimizi istediğimiz gibi yaşayamadığımızı ve anlatamadığımızı irdeliyor. Hayat, önümüze öyle şeyler çıkarıyor ki sonunda bizi paranoya ele geçiriyor ve her şeye şüpheyle yaklaşır oluyoruz. Bu, insan ilişkilerimize de yansıyor doğal olarak… Türkiye’ye adapte ettiğimiz ilk metindi Yüksek. Bir sonraki oyunumuz da, sokak dilini mükemmel bir şekilde kullanan, 28 yaşında intihar eden yazar Sarah Kane’in, ilk olarak 1998’de sahnelenen ‘Cleansed’ isimli oyunu olacak...”

        Huzurlarınızdan ayrılırken, günün fon müziğini de Yüksek’in finalinde, biz fanilere çaktığı, veda şarkısıyla yapmak istiyorum. Peyk söylüyor: Modern Zaman…

        Şimdilik eyvallah! Oyunu; 20-21-27-28-29-30 Kasım, saat 21.00’de, Dotmarsta Salonu’nda seyredebilirsiniz. Detaylı bilgi için: 212 232 44 40 / go-dot.org

        Diğer Yazılar