Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BETÜL MEMİŞ-memisbetul@gmail.com

        Galata Kuledibi’nde eski bir apartmanın terasında konuşlanmışız; ben, sen ve o… Bakınıyoruz gözümüzün alabildiği çehreye; ben, sen ve o… Masada siz deyin gelincik şurubu, ben deyim gelincik votkası. Fonumuzu şereflendirense, geçtiğimiz günlerde bu alemi bitiren Lou Redd’in ‘büyü ve yitiş’i. Ne diyordu Lou Redd: “…derler ki / kimse bunu başaramaz / oysa sen istiyorsun / ama Shakespeare olamazsın / ne de Joyce unutma / peki geriye ne kaldı / yalnız kendin olmak değil mi…” Şimdi bu kentsel dönüşüme emanet edilecek evlerin/yapıların, sokak aralarından, vakti zamanında kimler koşturdu, kimler kelama düşüp de yenilgilerini birbirlerine fısıldayadurdu acaba?! Kimler, Turgut Uyar’ın “çünkü herkesin bir gideni vardır; içinden bir türlü uğurlayamadığı” dediği, dizesinin peşinde, umudu piçe düşürmemeye çalıştı acaba!? Kimler, gani efkarının sonrasında bir Türk Kahvesi’nin telvesinde, damağa düşen lokum notlarını, kağıda döşeyip, Cenevizler’in yadigarı bu taşların arasında, geceyi dolunaya bağladı acaba?! Kimler, şimdi benim, senin ve onun yaptığı gibi, 2011’de, 41 yaşında kanserden yaşamını yitiren Didem Madak misali “zenciler prensesi olacağım / hayat işte asıl o zaman başlayacak” diyerek iç geçirdi acaba?! Diye diye, bata çıka, düşleyip, düşünüp homurdanıyoruz ben, sen ve o! Sahi bu kimler, kimler?!

        GALATAPERFORM’DAN TÜRKİYE ‘İZ’LERİ

        Güzergah Galata olunca, akşam sefalığında soluğu da; 2003’ten bu yana algıda altı çizilesi işlere imza atan ‘GalataPerform’da alıyorum. ‘Yeni yazarlara, yeni yönetmenlere, yeni sanata açık bağımsız bir alan” düsturuyla tiyatro izleklerine, farklı hikayelerin kadrajında, seyirliği boyutsal oyunlar sunan GalataPerform’un, 2006’dan bu yana memleketim coğrafyasında, oyun yazarlığı konusunda önemli adımlar atmış olan Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi’nden çıkan genç yazar Ahmet Sami Özbudak’ın “İz” adlı oyunuyla karşınızda/yım. Kısaca, bugün köşenin mevzusu, GalataPerform’un takibinde; bazen sineye çektiğimiz, bazen üstünde pek durmadığımız ama sıkça balık hafızalıyız deyip kandırmacalara garklandığımız “iz”ler! Türkiye’nin yakın tarihindeki üç farklı dönem, Beyoğlu’ndaki yüzyıllık bir binada, aynı zaman dilimin paralel evreninde yaşanırsa, ortaya çıkan ‘iz’ler nasıl olur ve sonrasında nefeslenenleri nasıl nasiplenir diye soran Özbudak; 1950’lerde yaşayan ve 6-7 Eylül olaylarına tanık kızkardeşler Markiz ve Eleni; 1980’lerdeki devrimci Ahmet ve Karadenizli ev sahibi Turgut Usta; 2000’lerde aynı evde yaşayan ve seks işçisi olarak çalışan travesti Sevengül ve sevgilisi Rizgar’ın birbiri ardına düşen ama asla dokunamayan hikayesini anlatıyor.

        BİR EV VE ÜÇ FARKLI DÖNEM, ÜÇ FARKLI HİKAYE

        Bence metinin, en şahane tarafı; üç farklı dönem hikayesinin, aynı anda, aynı evde geçiyor ve grift ilerliyor olması. Yönetmen Yeşim Özsoy Gülan’ın yeni metin tiyatro projesindeki emeği takdire şayan. Gülan’ın, yazar, yönetmen ve oyunculuk mesai üçlüsü, metine; üçüncü gözün açıldığı, geniş bir perspektif sağlamış. Oyunun dikkat çeken bir diğer özelliği ise artık birçok tiyatroda da son birkaç yıldır gördüğümüz sinematografik dramaturji. ‘İz’de de Ceren Ercan’ın üstlendiği sinematografik dramaturji başarıyla kendini gösteriyor. Sahnenin evin salonu olarak kullanılan bölümlerin dışında, sahne önünde tavana asılmış ekranlardan, diğer odalarda yaşananlar canlı olarak veriliyor. Film tadında, üç zamanı, üç nesle ve üç hikayeye yayan İz, yer yer ekran ve sahne izlenceliği arasında dikkati zorlamıyor da değil! Neyse ki oyuncular Okan Urun, Burak Safa Çalış, Batur Belirdi, Bertan Dirikolu, Yeşim Özsoy Gülan, Ceren Demirel ve Koray Kadirağa’nın tadında performansları, bu zorlu dikizi, daha yumuşak bir hale getirmeyi başarıyor. Oyunculuk mahlasında, tek kelime ile hiçbir falso vermeyen ekibi kutluyorum. Gelelim sahne arkasındakilere: Tüm ayrıntıların en incelikle düşünüldüğü belli olan sahne tasarımını Başak Özdoğan, müziklerini Özüm Özgülgen, kostüm tasarımını Tülin Kermen, görüntü yönetmenliğini Ferhat Öçmen’in üstlendiği İz, konusuyla ve bunu sahneye taşıyış biçimiyle alkışları ayakta eden bir oyun olmuş. Ara ara konu dağılıyor gibi algılansa da tek perde pür dikkat seyirciliğin tadını çıkarıyorsunuz.

        EN İSTİKRARLI ARTIŞ KAYPAKLARDA OLDU

        “Bu ülkede herkesin bir devri var. Kaygan zeminde yürümeyi bilenler her devrin insanı olurlar, yüzyılın başından beri bu ülkedeki en istikrarlı artış kaypaklarda oldu” diyen 80’ler Türkiye’sinin devrimcisi Ahmet ile selama düşüyoruz İz’de… 6-7 Eylül ile 1955 mağdurları Eleni ile Markiz; 80’ler mağduru devrimci Ahmet ile elinden tesbihi eksik olmayan, ev sahibi Karadenizli Turgut ve 2000 yılların mağduru bir travesti ile Kürt sevgilisi. Hikaye uzaklarda değil, tam da bugün paylaşılamayan İstanbul’un orta göbeğinde Beyoğlu’nda geçiyor; kısaca 50-60 yıllık, İstanbul tarihinden kesitler sunuyor. Tarih ve zaman kendi döngüsünde ilerleyedursun, insan denen mahlukat, her serüvende, ayrı alemlerin peşinde. Alem dediysek de daha mezara çorabıyla giden görmedik amma; bir koşturmadır, bir curcunadır gidiyoruz, kıyamet koparan türden! Neyse bekleme yapmayalım, şimdilik en asgarisiyle devam! ‘Toplumlar siyasi jargonlar tarafından özgür bırakılırsa, kardeşçe yaşıyor’ mottosundan / geyiğinden vazgeçelim artık, yok böyle bir şey! Eğer öyle olsaydı da, bu savaş hatimcilerinin yanında ve arkasında nidalananlar kimler o zaman?! Dünya tarihinde, savaşsız geçen zamanın sadece 26 gün olduğunu düşünürsek, haybin 100 yılı geçmeyen ömürlü fani sıkıntısı! Yani suçlu sadece hırsız olmasa gerek yahut bu kadar mı diyaretsiz algılar eşiğindeyiz, ey göz ferleri sonbahara düşmüş, kıvamında fani?! İz’de de insanın ve yarattığı dünya savaşının, arka boyutundakileri, en görünür biçimde seyrediyoruz.

        ASKERİ MÜDAHALENİN NEYE BENZEDİĞİNİ SÖYLEMİŞ MİYDİM?

        İz, tüm bunların yamacında, bir bakıma “Hristiyan avcılığı (Eleni-Markiz), sonrasında komünist (Ahmet) ve Kürt avcılığına (Sevengül ve Rizgar)” soyunan tarihin bağzı insanlarının, İstanbul kadrajlı tümdengelim haritasını çıkarmış. Son kertede, naçizane oyunda; devrimci Ahmet kimliğinin daha objektif, hikayeye son sahnelerde giriş yapan gerilla mevzusunun daha anlaşılır/anlatılır ve 6-7 Eylül hissiyatının ise daha içerikli verilmesini arzu ederdim. Tabii bunlar zamansızlık yüzünden de olabilir... Oyunun, başında devrimci Ahmet’in, kaypakların her daim kazanmasına dair ettiği kelamın, sonunda Sevengül’ün, yaralı sevgilisi Rizgar’a anlattığı masalın, kazananın ‘kendisi’ olmasını manidar buldum, eğer tesadüf değilse?! Ya da yurdum cephesinde, bir travesti olarak yaşamak zaten başta kayıpları getirdiğinden, bari masalda kazansın ideası da olabilir, ki yakışır da… Kazanmak ve kaybetmek: küçük harfli yazarsak da büyük harfi konuşursak da nereden, nasıl baktığımıza göre değiştiğine göre; her şey mübahtan öte mümkündür. Dimağları kavrayış mealinde dahi güzel manada meşgul edecek, kıvamında bir oyun olan İz’den, Ahmet’in ev sahibi Turgut’a söylediği sözleriyle yazıya vedamı çakmak istiyorum: ‘Sana bu askeri müdahalenin neye benzediğini söylemiş miydim? Zengin komşunun fakir komşuya gidip fakir komşunun daha önce hiç görmediği, yemediği yemekleri sofraya koymasına benzer.’ Oyun programı ve bilgi için: www.galataperform.com / 530 260 25 24

        İçimden geldi notu:

        ‘İZ’ BANA DOKUNDU ÇÜNKÜ:

        En basitinden 90’lı yılların başında, katliama uğrayan ve tüm dünyanın bir şekilde seyirci kaldığı Bosna’dan geçen hafta gelmiş bir bünye olarak ve şimdi kendi topraklarımda da vakti zamanında yapılan fenalıkları/saçmalıkları, hatmetmiş bir mahlukat olarak ne deyim; insan olan yerlerim acıyor da utanıyorum! Ki hâlâ utanacak yerlerim/iz kaldı mı ondan bile şüpheliyim! Bugün efkarım insandan yana, ilişmeyiniz, reca edicem! (Es notu: Bir insan, kimliğinden/kendi olduğundan dolayı korkarak mı yaşamalıdır, daha soruyu cümleye iliştirmeden, kütüphanenin köşesinde asılı duran Hrant Dink’in fotoğrafı ilişiyor gözüme; susalım en içlisinden!) Bosna’da, sokak aralarında ve parklarda, sırf Müslüman olduğu için öldürülen 4-5 yaşlarındaki çocukların mezarlarını görünce… Ve kendi topraklarıma ilişince de hatırladıklarım-okuduklarım-gördüklerim: Dersim, Çorum, Maraş, Sivas… Diyordu ya İsa; ilk taşı günahsız olan atsın diye, o tarz! Brecht’in, ‘Cesaret Anası’ndaki savaşa dair nidalandığı sözler düşüyor usuma da susuyorum. (Not: Bosna Hersek keşiflerimi ve tanıştığım insanları, 20 yılı geçen savaş/katliam sonrası sokaklarına düşen havayı, bilahare başka yazıda paylaşacağım, es geçildi sanılmasın!) Şimdilik eyvallah!

        Diğer Yazılar