O da rekabet, bu da rekabet
Rio’da Arjantin-Bosna maçı var.
Özellikle bir konuya kafayı taktım.
Arjantin’in neredeyse 50 bin taraftarı var.
Boca ve River forması kaç tane sayacağım. Kendime takıntı yaptım. Benim görüş alanımda gözüm ağrıyana kadar baktım.
Sadece bir tane River formalı gördüm, hepsi o.
Karşı tribünü göremiyorum elbette ve hatta birçok yeri seçemiyorum ama bir ortalama alma şansım oldu. Ben yüzde 2 diyorum. Yani hepsi bu.
Rekabetse rekabet. Rekabetin kralı onlarda. Bizdeki onların yanında garabet.
Ama böyle tarihi bir rekabete rağmen milli formada yürekler bir. Hiç kimsenin umuru olmuyor hem Bocası hem River’ı. Dönünce yine başlarlar o ayrı.
Rekabet demişken... Bizdeki o rekabetten herkes sıkıldı artık.
Mutlu olanlar azınlığın azınlığı. Bununla besleniyorlar. İki kulüpten de onların kim olduğu belli. Ama ne yazık ki azınlığın azınlığının çoğunluk üstünde hakimiyeti var.
Bu garabet rekabete ne yazık ki devletin el koyma zamanı geldi. Çünkü siz yapamadınız.
Bal gibi de yaparız
Konudan konuya atlıyoruz. Son yazıda organizasyon bozukluklarından söz etmiştik. Birkaç gün içinde şunu netlikle söyleyebilirim. Biz bu Dünya Kupası’nı Brezilya’dan daha iyi yapabiliriz. Ve üstelik bu arkadaşlar, olimpiyat da yapacaklar. Şimdiden söyleyeyim; Rio’ya gidecekler yandı. Burayı gördükten sonra artık “Biz yapamayız” iddiasında bulunanlarla sonuna kadar tartışırım. Sorunlarımız yok mu? Tabii ki var! Hem de çok var. Sorun olmadan Dünya Kupası ya da olimpiyat yapan ülke zaten yok. Çok basit bir yaşanmış örnek vereyim. En azından bizde otelde çalışan bir görevli, su ısıtıcısı isteyince soğuk su getirmiyor! Ama önce tabii yazının ilk bölümünde söz ettiğim garabet rekabeti çözmemiz lazım.
Futbol sarhoşları ve Çakır keyif
Sao Paulo’da çok sık dolaşma olanağım oldu. Sağolsun Diego Ribas sayesinde birçok maçı kaçırdım. Örneğin Cüneyt Çakır’ın ilk maçını, yani Brezilya-Meksika mücadelesini fan fest’te yani taraftarlar için ayrılan bölgede izledim. Brezilyalılar’la maç izlemek büyük bir keyif. Gerçekten farklı izliyorlar. Neymar ağladı ama milli marşlarında bizdeki ciddiyet yok. Sanki samba yaparmış gibi dinliyorlar. Milli duygusallık ise aynı Neymar’da olduğu gibi bozulmadan zirvede duruyor. Yani hem abartmıyorlar hem de sahip çıkıyorlar. İçki içmiyorlar. Zaten yok, yasak. Ama dışarıda içip maça ya da fan bölgelerine sarhoş gelen yok. Ancak maç başlayınca ruh halleri otomatikman değişiyor. İçkiye de ihtiyaçları yok. Her futbolcuyu ayrı seviyorlar. Neymar’ın yeri tabii ki başka. Ama sadece Jo’ya karşı sıcak ilgi yok. Bir de Chelsea’de oynayan Willian’ın yeri bambaşka, bilmiyorum neden. Eskiden Brezilyalılar maç izlerken hep samba yapar diye bilirdik, hemen söyleyeyim yok öyle bir şey.
Sao Paulo için son bir şey daha söyleyeyim... Şehirde bir koku var, çözemedim. Yağ kokusu mu, et kokusu mu, kaçak mazot ya da kurşunlu benzin kokusu mu nedir bilemedim. Ama üstüme sindi. Bu arada maçı izlerken biraz da korktum. Cüneyt Çakır hata yapar diye maçı tedirgin izledim. Enteresandır Çakır’ın tüm doğru kararlarında bir takım destekler gibi tepki verdiğimi hissettim. Ama bence Çakır yarı finale adım attı.
Pardon Ochoa
İlk maçlara bakınca fikrim değişmedi. Almanya bu kupayı alır. Brezilya avucunu yalar. Hollanda, herkesi zorlar. İtalya her zamanki gibi pusuda bekler. Yani kupa Avrupa’da kalır. Thomas Müller’in gollerden sonraki garip sevinme şeklini anlayamadım. Meksika kalecisi Ochoa’yı şimdiye kadar tanımadığım için kendime kızdım. İlk maçın Japon hakeminin durumunu çözemedim. Yunanistan’ın artık jenerasyonu tamamen değiştirmesi gerektiğine karar verdim. Türkiye’nin burada olmamasından dolayı yine birilerine fena hırs yaptım. Neymar’a hayran kaldım. Arjantin seyircisine bayıldım. Ruslar niye gelmiş anlayamadım. Pepe’ye de üzüldüm. İlk turlardaki özetim bu kadar.