'3 yıl gerilla olarak yaşadım'
Yolculuğun kendisi varış noktasından daha önemlidir” diye noktalıyor Cengiz Çandar, İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Mezopotamya Ekspresi”ni... Kendi deyimiyle o eksprese 1970’lerde Beyrut’tan binmiş Çandar. Daha önceleri Filistin kamplarında gerilla eğitimi alan bir gençlik lideri...
Beyrut’ta Suriyeli Kürtler, sonra Irak tarihinin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı olan Celal Talabani ile tanıştırmışlar. Çandar da yıllar sonra onu Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile karşı karşıya getirip bir anlamda Kürt sözcüğünün tabu olmaktan çıkarılmasına ön ayak olmuş. Bir dönem Özal’ın da danışmanlığını yapmış, yaşamı boyunca Ortadoğu’nun tarihine tanıklık etmiş bir gazeteci Cengiz Çandar.
Bu arada unutmadan eklemeliyim. Tam ayrılırken aklıma takılan bir soruyu sordum. Koca kitap onun yaşadıklarını, tanıklıklarını anlattığı halde neden Cengiz Çandar ön planda değildi: “Koskoca bir dönemin, bir sürü halkın serüveni var orada” dedi. “Birey olarak ben neyim ki. İnsanın haddini bilmesi lazım.”
Sosyal medyada hakkında yazılanları bile okuduğu zaman hayrete düşen bir Cengiz Çandar’ım. Ama kısaca özetlersek, yufka yürekli, arkadaş canlısı, hem gönlü hem bedeni kıpır kıpır bir insanım.
O niye?
Gibisi yok. Öyleydim zaten.
Yok canım... Tuba (Çandar) da zaten sizin söylediğiniz bu çelişkiye çok şaşırır. Gerçekten çok yufka yürekli biriyim ama sormadan söyleyeyim, ev işlerine pek katkıda bulunmam.
“Kazan kaldırırım ama yemek yapmam” diyorsunuz yani...
Yok ama yemesine bayılırım. Tuba ile sürekli konuşur, tartışır ve beraberliğimiz hiç bitmeyecekmiş gibi yaşarız.
Platonik olanları saymazsak öyle. Üniversite döneminden beri birlikteyiz. Tam evlenecektik ki 12 Mart geldi çattı...
Evet, Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım.
Orada Zekeriya oldum ama yine bendim canım. (Gülüyor...) İsim değişti sadece.
Şam’da Bağdat Caddesi’nde Zakaria diye bir diş hekiminin tabelası dikkatimi çekerdi, Zekeriya’yı kod ismi almak fikri ilk orada aklıma takıldı.
Gittiğim coğrafyayı biliyordu ama yıllarca benden haber alamadı. Zaten dönemin ideolojik algılaması ve güvenlik nedeniyle hiç kimseyle iletişim kuramadım. Ne Tuba, ne annem, ne babam, ne kardeşim...
‘TUBA 8-9 KİŞİLİĞE BÜRÜNÜP MAHVEDER ADAMI’
Bizimki evlilik sözleşmesiyle yapılmış basma kalıp bir anlaşma değil. Düşün, 69’dan bu yana kaç yıl geçmiş. Aynı dinamizm, aynı coşku ve düşünsel oluşumlardan süzülerek geldik bugünlere.
Herkes kendisidir ama Tuba benim için kendimden daha da öte biri. Hayat yolculuğunu birlikte yaptığım, ruhum ve bedenime dönüşmüş bir varlık. Bunlar benim düşüncelerim, umarım o da benim için aynı şeyleri hissediyordur.
İkizler. “İkizler için 2 ruhlu” derler ama Tuba bir anda 8-9 kişiliğe bürünüp mahveder adamı. Ama ben eğitimliyim kardeşim de, rahmetli annem de İkizler’di. Benim en amansız, en sert, en affetmeyen eleştirmenimdir. Öyle düşündüğün gibi havada sürekli çiçekler uçuşan bir ev halimiz yok. O daimi olarak eleştiriyor, bense direniyorum.
Hararetli tartışmalar hali; doğru söylediğini biliyorum, bilinçaltıma kaydediyorum eleştirileri, ama asla teslim olmuyorum. Yine burnumun dikine gidiyorum.
Büyük emeği var hem de. Turgut (Özal) Bey ve Tuba hayatımda en önemli rolleri olan insanlardır. Bir gün Turgut Özal, Semra Hanım’dan bahsederken “Semra sürekli olarak bana ‘Ben sana söylemiştim, dinlemedin ama ben haklı çıktım’ der ama ben bildiğimi okurum” demişti. Bizim Tuba ile ilişkimiz de biraz Turgut Bey ve Semra Hanım’ınki gibi işte.
Kesin demişlerdir ama ben duymadım.
Hayır.
Başlangıçta o da inanmamıştı, şimdi inanıyor. Ona saygı duyuyorum ama ben aynı fikirde değilim.
Devlet Planlama Teşkilatı’nın müsteşarı olarak “takunyalı kardeşler” diye ün yaptığı 60’lı yıllardan beri adını duyardım ama ilk kez Anavatan Partisi’nin kuruluş günlerinde karşılaştık. O zamanlar Cumhuriyet’te çalışıyordum, gazeteyi ziyarete gelmişti.
Ters bile değil. İlgilenmiyorum, çünkü kafamda böyle bir isim için ayrılmış bir yer yoktu. Sadece el sıkıştık.
ANAP’ın düzenlediği bir iftar yemeğine gittim. Bir baktım Mesut Yılmaz... Mesut hem okul hem askerlik arkadaşımdır. Meğer partinin kurucularındanmış. Muhabbet ederken Turgut Bey geldi masaya. Yine pek ilgilenmedim. Sonra Suriye ziyaretinde çok daha yakından tanıdık birbirimizi...
Telefon geldiğinde gece yarısıydı. Güneş Gazetesi’nden istifa etmiştim. “Neredesin” diye sordu; Ankara’da olduğumu söyleyince “Hemen kalk gel” dedi.
Turgut Bey asıl o aralar arardı zaten.
Yok canım, zaten daha önce diyalogumuz gelişmişti. Gidip geliyordum yanına.
Yok. Zaten daha sonraları “önemli” insanlardan tırsmamayı onun sayesinde öğrendim. Unvan olarak çok ünlü şahsiyetlerle karşılaştığım zaman hiç özel heyecanlar yaşamadım. “Ben Türkiye Cumhurbaşkanı’na bu kadar yakın adamım” diye düşündüm hep. Neyse, o saatte kalktım gittim. Benim de hem zihnim hem enerjim Turgut Bey gibi gece yarısı saat 3-3.30’a doğru canlanır zaten.
Belki de öyleyimdir.
‘TURGUT BEY ‘HAYIRLI OLSUN ŞEKERİM’ DEDİ VE BAŞLADIM’
“İstifa etmişsin gazeteden, bir angajmanın var mı” diye sordu. “Hayır yok” dedim.
Ondan “Hamili kart yakinimdir” diye bir yazı rica ettim.
Amerika’da önemli düşünce kuruluşlarından birine gitmek istiyordum. 40’lı yaşlardaydım. Kendimce onu etkilemek için “Hz. Peygamber o yaşlarda Mekke’den Medine’ye gitti. Bunu bir Hicret olarak düşünün. Zat-ı âliniz de bu yaşlarda ABD’ye gidip buralara geldiniz” dedim.
Ne bileyim yani, danışmanlık diyelim. “Ben de benimle çalışmanı önerecektim” dedi. “Ne yapıyorsan devam et ama bana bağlı olarak yap ve her şeyi rapor et...”
Biraz sorguladım, onun üzerine “Bak” dedi, karşıdaki haritada Ortadoğu’yu göstererek “Türkiye’de bu bölgeyi en iyi bilen adam sensin.” Amerika’yı işaret ederek “Fellowship (burs) orada, action burada. Kararını ver.”
Birden aklıma “Halep oradaysa Arşın burada” çağrışımı geldi ve “Action” dedim. Turgut Bey “Hayırlı olsun şekerim” dedi, sarıldı öptü. Sonuçta herhangi bir Cumhurbaşkanı değil, sevdiğim, saydığım, çok önemsediğim biri kendisiyle bire bir ilişkili rol istiyor. Çok cazipti.
Tekrar söylüyorum; gerilla gibi değil, gerilla konumunda Filistin halkının içinde 3 yıl yaşadım. Saldırı altında yaşayan, devrimci ve dindar, Müslüman bir halk... Bu durumu görünce, henüz 20 yaşında Müslüman kimlikle devrimci olmak arasında bir uyumsuzluk olmadığını fark ettim. Filistin kurtuluş mücadelesinin bir neferi olmak benim iftiharla ömrüm boyunca taşıdığım madalyadır.
Arafat Filistin halkının bir sembolüydü, hem bir beden hem de bir kavram olarak önemi vardı. Böyle “larger than life” bir efsanenin Türkiye’deki en sevdiği insan olmamın olağanüstü keyifli bir yanı da var.
Eşine ne bıraktı, ne bırakmadı bilmiyorum. Ama Arafat isminin üzerinden bu mücadeleyi itibarsızlaştırmak için finans ve medya dünyasının harekete geçtiği bir gerçek. Yaser Arafat’ın kurtuluş mücadelesi verdiği İsrail Devleti, bir devletten öte bir şeydir, malum nedenlerden ötürü.
Bunu bilemem. Ama Arafat’a çamur atmak onun temsil ettiği değerleri ortadan kaldırmaz. Varsayalım ki bu dedikodular doğru, insanlar zaaflar ve hataların toplamı olan bedenlerdir. Arafat da tanrı değil, insan sonuçta.
‘Ütopyalar insanları davalara ait kılar’
Ütopyalar insanları belli davalara tutkulu ve ait kılarlar. Bu da onları silinmez isimler olarak tarihe tescil ettirir. Bu gibi insanların hayatlarına ve tarihteki rollerine bir tüccarın muhasebe defterinin kâr ve zarar hesapları misali “Kaç kuruş kimden gelmiş” dökümüyle bakılırsa hiç zevki kalmaz. Ütopya da ütopyadır. Değdi mi? Değmesi gereken neydi ki? Onlar için hayat oydu. “Mezopotamya Ekspresi” de biraz bu zaten. “Ütopyalı” bir kitap.
‘Deniz ele avuca sığmaz bir oğlan çoçuğuydu’
Anlatacak o kadar çok şey var ki... İstanbul’daki birtakım öğrenci olaylarından arandığı günlerde
Gazanfer Bilge otobüsüne atlayıp hemen Ankara’ya kaçıyordu. O zaman üniversite özerkliği diye bir kavram var tabii.
Evet. SBF Öğrenci Derneği Başkanı’ydım. Şimdiki gençlerin aklının alabileceği bir şey değil ama o zaman üniversiteye polis giremezdi.
Şu andaki Deniz Gezmiş imajını biliyoruz. Ama bir de etten ve kemikten Deniz var...
1.91 boyunda, ele avuca sığmaz, afacan ve muzip bir oğlan çocuğu... Benden bir yaş büyüktü.
(Gülüyor...) Kitapta yazmıyor, nereden biliyorsun? Bir gün dernekte oturuyoruz. Ben başkanlık masasındayım, Deniz o kocaman boyuyla bir koltuğa yerleşmiş, elinde sustalı çakıyla oynuyor. Laf yarıştırıyoruz... İronik bir şey söyledim o arada.
Yok canım. Şakalaşıyoruz... “Saplarım bıçağı ha” dedi, elini şöyle bir uzattı. Bacağımda bir kasılma hissettim. “Ulan eşek şakasına çevirme işi dikkat et” falan dedim.
O anda hiçbir şey hissetmedim. Sohbete devam ediyoruz. Bir ara baktım ki elim kıpkırmızı. Pantolon, ayakkabı kan içinde kalmış. Meğer bıçak girmiş.
‘DENİZ, TUVALETİN KAPISINI KIRIP İÇERİ GİRDİ’
Yok canım, görünce dehşete düştü. Fırladım tuvalete koştum kanı durdurmak için. Güm güm kapıya vurup “Cengiz Cengiz aç, ne oldu” diye bağırıyor. “Yok oğlum bir şey” diyorum. Kanı durdurmaya çalışıyorum...
Deniz kapıyı bir omuzda kırdı, beni kucakladı, Eczaneye götürmek için merdivenlere koştu...
Tabii. Mesele de o zaten “Oğlum deli misin, polisler görürse” demeye kalmadan eczaneye geldik.
Pansuman yapıldı, sonra tekrar kucağında geri getirdi beni. Öğrenci yurdunda bir odada yatıyorum.
Duyulmaz mı? Kantinde önüne gelen Deniz’e “Ne biçim adamsın. Böyle şaka yapılır mı, adamı yaraladın yazıklar olsun” filan diyormuş. Ben de diyorum ki “Söyleyin şuna, gelsin yanıma.”
Geldi. Müthiş bir vicdan azabına girmiş, utanıyor. İstanbul’a dönme kararı vermiş. Kapıda dikiliyor altına yapmış çocuklar gibi boynu eğik... “Ulan gelsene neredesin” dedim, sarıldık öpüştük.
Ulaştım ve Sartre’dan imzayı aldık.
Öyle deniyor. Ama aynı şey mi? Biri Başbakan, İçişleri Bakanı, Maliye Bakanı. Diğeri 3 öğrenci genç...
Denizlerin idamı, Türkiye’de rejimin ve devletin affedilemeyecek hoyratlıklarının en çarpıcı göstergesidir. Bu devlet İstiklal Mahkemeleri’nden başlayarak çok ağır haksızlıklara imza atma
alışkanlığında bir devlettir. Başka bir izahı olamaz.
‘Barack Obama burun farkıyla kazanır’
Suriye’deki olaylar 7 Kasım’daki seçimlerin çok ötesindeki dinamiklere dayanıyor. 6 Kasım’da neyse 8 Kasım’da da o olur Suriye’de. Daha gidilecek çok yol var orada.
Sanki burun farkıyla Obama kazanacak gibi geliyor bana. Ama burun farkı olunca diğer tarafı da
düşünmek lazım.
Her şeye rağmen Obama. Çok iyi bir başkan olduğu söylenemez ama Amerika’nın ilk siyahi
başkanı olarak tarihteki yerini aldı.
Amerika’ya gidene kadar vardı. Döndükten sonra da talep etmedim. Ama korumamla da çok laubali bir ilişkim oldu. Gazetede buluşurduk sadece. Sürekli birinin beni koruması, beni bireylikten çıkaran bir şey. Ne asistanım, ne korumam, ne sekreterim vardır. Hani Red Kit Düldül’ün üzerinde oradan oraya gider ya... Arada bir de yanına Rin Tin Tin gelir. Aynen
öyleyim...
“Allah’ın verdiği canı Allah alır” düstürunu zihnime adapte etmiş şekilde yaşıyorum. Olacağı varsa olur.
‘Bugün Humus’ta sapır sapır Steve Jobs’lar ölüyor’
İstanbul’da Bosna Dayanışması gecesinde kürsüye çıkıp bir konuşma yapmıştım. “Biz Bosna’yız; Bosna biziz” diye haykırarak bitirmiştim lafı. Sonra masama dönerken genç bir adamın da tebriklerini kabul ettim.
Benden sonra kürsüye çıktı, müthiş bir hitabet gücü vardı. Kim olduğunu sorduğumda “Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan” dediler.
Ben değişmedim. Mesafe varsa, benim tutum değişikliğimden kaynaklanmıyor. (O an telefonu çalıyor. iPhone’la konuşurken aklıma geliyor...)
Los Angeles Havaalanı’na ayak bastığım gün ekranlardan öldüğünü okudum. California’ya gelmişsiniz, kafanızda da ertesi günü Apple mağazasına gidip bir şey almak var. Öldüğünü duyunca, Jobs’ın insanlık için ne ifade ettiğini fark ettim. Üstelik adamın babası Suriyeli.
Bütün mesele o zaten. Babası Humus’tan. Üstelik tam o sırada Humus’ta kuşatma var ve sapır sapır Steve Jobs’lar ölüyor orada. Ne kadar garip bir cilvesi bu hayatın. Aynı coğrafyadan bir babanın çocuğu farklı imkânlar bulduğunda Steve Jobs olurken, Humus’ta diğer çocuklar kuşatmada can veriyor.
Bu bölgenin ne kadar büyük adaletsizlik ve haksızlarla yüzdüğünü görüyorsun. Ne kadar Steve
Jobs’ın öldüğünü düşünün. “Steve” dediğin bizim buralı işte. Çünkü babası bizim mahalleden. O bölgenin insanlığa büyük katkılar verebilecek yetenekleri var, yeter ki doğru ortamın içinde olabilsinler.
Güney’de yazarken gazeteci değildim, işsizdim. O meşhur Yumurtalık olayından sonra hapse düştüğünde Kocaeli Cezaevi’ne birkaç kez ziyaretine gittim...
Paşakapısı’ndaki Antepli doktorları yakın arkadaşımdı. Kebap alıp gidiyorduk. Yılmaz koğuşa dağıtıyordu.
Kral gibiydi. İstediği an kaçabilirdi. Gardiyanlar gözünün içine bakıp söylediklerini yerine getiriyordu. “Buradan kaçarsın” dedim bir gün. “İstediğim an elimi kolumu sallayarak çıkar giderim” dedi. “Seni Filistin’e kaçıralım” diye teklif ettim hatta. (Gülüyor...)
İstese yardımcı olurdum. Bir seferinde de İzmir’de yatarken ziyaretine gitmiştim. Cezaevinin girişinde kapının önünde beş kişi filan oturmuş sohbet ediyoruz. Kapı yumruklanmaya başlandı, cezaevinde olduğumuzu unutup ben kalktım demir süngüyü açıyorum. “Yahu otur burası cezaevi, kapısını açmak sana mı düştü” dedi.
Yılmaz gibi adamlar o hayatı yaşayabildikleri ölçüde yaratıcı olabilen insanlardır. O hayat Yılmaz’ı Yılmaz yapan bir hayattı.
‘Talabani’yi hizmetçi sandım’
Talabani’nin de çok hoşuna gider bu hikâye, ne zaman başkalarıyla birlikte olsak anlattırır. Bugün Suriye Kürt partilerinden birinin lideri Abdülhamid Hac Dervis “Talabani ile tanışmak ister misin” dedi.
O günlerde oraya yerleşmiş. İsmen biliyorum ama hiç görmemişim. Neyse beni aldılar sabah kahvaltısına götürdüler. 25 yaşındayım, o gün ilk kez dünya çapında bir siyasetçi ile tanışacağım...
Hem de nasıl! Gittik kapıyı çaldık, tıknaz bir adam açtı. İngilizce konuşarak “Hoş geldiniz, sofra hazır, yumurtayı nasıl istersiniz” dedi. “Fark etmez” diye geçiştirdim. Talabani ile tanışmak
üzereyim, yumurta nasıl olursa olsun... Koltukta iri yarı bıyıklı biri oturuyor. Dağların kartalı, efsanevi peşmerge komutanı böyle olmalı diye aklımdan geçirdim. Öbürü de herhalde hizmetçisi bunun dedim.
Arapça. Adama “Merhaba” filan diyorum. Hiç cevap yok. Put gibi duruyor. “Herhalde dünyaca ünlü bir siyasi-askeri liderle konuşmanın bir adabı vardır” diye düşünüyorum.
Baktım adam hıç ağzını açmıyor, o arada masaya oturuldu. Hizmetçi sandığım adam “Yumurtanız hazır, buyurun masaya” dedi. Sonra hararetle İngilizce bir şeyler anlatmaya başladı. Bende o zaman jeton düştü. Talabani bu...
“Korumam” dedi Talabani. Meğer Kürtçe’den başka dil bilmiyormuş. Korumasını Talabani zannedip Talabani’ye de hizmetçisi muamelesi yapmışım meğer.
- Mumbai Sarayı'nda DARBUKA SESLERİ13 yıl önce
- Yılmaz Erdoğan arınmak için Meksika'ya gidiyor13 yıl önce
- Tüm kadınlar Ajda gibi kokacak!13 yıl önce
- 'Dünyada iğdiş edilmeden bu sesi çıkaran 7 kişiden biriyim'13 yıl önce
- Sultan ilaç markasının REKLAM YÜZÜ OLDU13 yıl önce
- Tersanede mangal partisi13 yıl önce
- FERAYE AFRİKA YOLLARINDA13 yıl önce
- 'Çığır açan kadınlar sergimde sen de ol'13 yıl önce