“Benim müzikten tek beklentim kulağa hoş gelmesi…”
diyen Nick Hornby’den ne bir tık fazla ne bir tık eksik benim de müzikten beklentim. La minörler ya da si bemollerden anlamam sekiz notayı baştan sona sondan başa bir çırpıda saymaktan öte bir müzik bilgim de yok. Dış kulağımdan orta kulağıma oradan iç kulağıma oradan beynime süzülen güzel melodiler arıyorum sadece.
Geçenlerde Spotify’da 2019 yılı içerisinde dinlediğim sanatçı ve grupların, şarkıların dökümüne bakarken ‘aramaktan’ vazgeçtiğimi gördüm!
Kış, ilkbahar, yaz, sonbahar 2019’un neredeyse 365 günü içinde sürekli aynı şarkıcı ve grupların artık ‘iç kulağımda’ birer müstakil odaları olan bildik şarkılarını dinlemişim sürekli...
2019’da hepi topu 39 yeni sanatçı ‘keşfetmişim!’ Bunlardan birinin Julio Iglesias olduğunu söyleyeyim de bu keşiflerimin aslında ‘keşif’ değil de ‘gönlümün naftalin kokulu sandığını’ karıştırırken karşıma çıkan ‘tozlu sound’lar olduğunu anlayın lütfen.
Her yıl çıkan binlerce yeni şarkıya ‘kulaklarımı tıkayıp’ dön dolaş aynı şarkıların ‘gönül telimi’ titrettiğini görmek canımı sıktı doğrusu.
2015, 2016, 2017, 2018 ve 2019’da sıralamaları değişse de en çok dinlediğim sanatçı listesinin ilk dördünde Tom Waits, James, REM, U2 isimlerini gördüğümde bu yıl nasıl olduysa ‘en çok dinlediğim şarkı’ olmayı başaran Keane’in ‘The Way I Feel’inin sözleri kafamın içinde dönüp durmaya başladı: “There’s something wrong about the way I feel / a broken link, a missing part, a punctured wheel...”

 

HEP TANIDIK BİLDİK SESLER KULAĞIMDA

Geçen hafta HT Stüdyo için alternatif müziğin yenilerinden Ekho’yla buluştuğumuzda Türkiye’de son 10 yılda çıkmış şarkıcı ya da gruplar içinde doğru düzgün dinlediğim, takip ettiğim kimse olmadığını düşünüyordum.
Birkaç ay önce birbirlerine ‘dis’ attıkları için “Kim bunlar?” diye merak ettiğimden Youtube’da içlerine daldığım ‘rap’çileri bir kenara bırakırsam son yıllarda merak edip dinlediğim isimler Jabbar, Gaye Su Akyol, Büyük Ev Abluka’da!
Aslında ‘mail box’ıma her gün düşen onlarca yeni ‘single’ haberinden ya da yolda yürürken duvarlara asılı konser ilanlarından yerli müzik piyasasında her gün ‘yeni bir yüzün, yeni bir sesin’ çıktığını fark etmemek imkansız.
Ama sanırım yaşlanıyorum!
Hayatımdaki birçok şeyde olduğu gibi müzikte de ‘keşfedilmemiş denizlere’ açılmayı değil eşim, ailem, arkadaşlarım ve işimle çevrili bir koydaki tahta iskeleye bağladığım sandalımda, denizdeki yakamozları sayarken, ‘tanıdık, bildik’ seslerin güvenli kollarında tatlı tatlı sallanmayı tercih ediyorum daha çok. Ve böyle anlarda en çok da 30 yıllık dostum Tom Waits’le düet yapıyorum: “Pretend that you owe me nothing / and all the world is green...”
 

Ekho
Ekho


365 GÜNÜN 6 GÜNÜ MÜZİKLE GEÇMİŞ

Stefan Zweig, Nietzsche’nin ‘düşüncelerinin sürek avından yorgun argın, ölümcül yaralı döndüğünde kaçıp içine sığınabileceği bir müzik istediğini’ söylüyor: “Onu tekrar kendi içine geri gönderecek değil, ona kendini unutturacak bir müzik...”
Hayatımın ‘soundtrack’inde, nereye gitsem peşimden gelen şarkılarımda, aradığım şey tam da bu; bana kendimi unutturmaları.
2019’da toplam 8282 dakika yani 138 saat ya da şöyle söyleyeyim yaklaşık 6 günü müzik dinleyerek yani ‘kendimi unutarak’ geçirmişim. 365 günde sadece 6 gün ‘notaların’ ellerinden tutup boğulmakta olduğum kendi içimdeki fırtınalı denizde başımı suyu üzerine çıkarmışım!
‘Ruhu o son çöküşün girdabı’ içinde dönüp dururken tutunacak bir dal olarak müziğe sarılan Nietzsche’nin aradığı ‘kutsal sukuneti’ aramıyorum ben; tek istediğim sürekli boyumu aşan dalgaların içinde biraz daha kendimi unutmak o kadar. Tek istediğim sandalımın, o sakin koyda, tatlı tatlı sallanması...
Birkaç hafta önce Güray’ın whatsapp’tan yolladığı şarkının melodisi dış kulağımdan orta kulağıma oradan iç kulağıma oradan da beynime süzülürken benimle birlikte, dev bir okyanusun ortasındaki gemi enkazından geriye kalan parçalar gibi, etrafımda tatlı tatlı salanan şarkıların arasında uzaklarda yanıp sönen bir deniz fenerinin ışığı gözümü aldı.
“Yok hiçbir izin yok / bu sonsuz denizde / tek bir damla...” diye mırıldanan sese doğru yüzdüm ben de.

 

‘YAŞAMIN MÜMKÜN KILICISI: MÜZİK’

Ekho’yla böyle tanıştık! Hikayeleri dünyadaki ya da Türkiye’deki örneklerinden pek de farklı değil aslında; grubun gitarcısı Çağdaş ile davulcusu Umut lisede sıra arkadaşı. Diğer gitarcı Burak ile basçı Saygun yine aynı dönemde tanışıyorlar. Ve bu dörtlü 90’ların sonunda bir araya gelip yıllarca amatörce müzik yapmaya başlıyor. Sonra hayat denilen deniz onların da boyunu aşıyor. Hepsi başını suyun üzerinde tutabilmek için farklı yönlere doğru yüzüyor. Çağdaş avukat oluyor, Umut reklamcı, Burak psikolog... Saygun müziğe tutunuyor!
Ama içlerindeki müzik ateşi hiç sönmüyor.
Çağdaş, Nietzsche’nin ‘yaşamın mümkün kılıcısı’ diye tarif ettiği müziğin peşine düşüp 7-8 yıl önce besteler yapmaya başlıyor. Ve tam da o sırada o güne kadar ‘eşe dosta' şarkı söylemek dışında eline mikrofon almamış olan ‘hemşire’ Aslı’yla tanışıyorlar.
Ve Ekho böyle doğuyor...
Sonrası notalar, stüdyoda sabahlamalar, şiirler, şarkılar... Ekho, ilk single’ları ‘Deli Çiçek’in ardından çıkardıkları yeni şarkıları ‘Poyraz’ı HT Stüdyo için akustik olarak çalarken bir köşede durmuş 2020’de daha fazla yeni şarkıcı, grup, şarkı ‘keşfedeceğime’ dair kendi kendime söz veriyordum.
Gelecek 365 günde hayatım boyunca arayıp nihayet bulduğu o sakin koyda, sandalım tatlı tatlı sallanırken, daha çok yeni şarkılar, yeni sesler dolduracağım dış kulağımdan orta kulağıma oradan iç kulağıma oradan da beynime, ruhuma...
Siz de öyle yapın...
Öyle ya bence de, Zweig’ın “Acaba başka herhangi bir insan müziğe böyle susamış mıdır?” diye merak ettiği, ‘müziği hayatında vahşice isteyen’ Nietzsche’nin dediği gibi: “Müziksiz bir hayat başlı başına bir zahmet ve yanılgıdır...”

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • nirvanadenizcilik@gmail.com 1 ay önce Müzik için şu anda gönül veren kişiler olsada. 1970 ile 1990 arası sanki yapılacak bütün besteleri yapıp bitirmişler gibi
    CEVAPLA