Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Aslında gün harika başlamıştı. Neredeyse 40 gün sonra ilk kez evden dışarı çıkıyorduk. Tedirgin olmasına tedirgindik ama sokağa çıkmayı, ağzımızı burnumuzu maskeyle kapatmış da olsak, rüzgarı, güneşi yüzümüzde hissetmeyi, farklı yüzler görmeyi, kalabalığa karışmayı özlemiştik. Marketten bir şeyler aldıktan sonra uzun süredir balkonu küçük çaplı bir tarlaya çevirmek için planlar yapan Züleyha’nın istediği domates, biber, salatalık, kekik, biberiye, fesleğen tohumları ve fideleriyle eve dönmekti planımız. Ama işte gelin görün ki hayat biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerdi!..

Doğrusu o gün, o birkaç saat içinde yaşadıklarımı düşündükçe benim planlarıma hiç aldırmadan bildiğini okuyan hayatıma içimden bol bol küfür ediyorum şimdi! Öyle ya o gün tek istediğim en başta da söylediğim gibi biraz yürümek, bolca abur cubur almak ve Züleyha’nın ülkenin domates rekoltesine yapacağı küçük katkı için balkonda toprağı çapalamaktı; hepsi bu...
Neyse, konumuza döneyim; Cosby Ailesi tadında bir gün yaşayalım derken birkaç saat içinde Curb Your Enthusiasm’in saçma bölümlerinden birinin içine düştük. Ve inanın o gün olanları ancak ve ancak Larry David yazabilirdi.

BİR EVDE NASIL HİNDİSTANCEVİZİ SÜTÜ OLMAZ!


Covid-19, ABD’deki protestolar, dünyaya yaklaşan göktaşı, eriyen buzullar, erken seçim tartışmaları, çöken ekonomiler, işsizlik, Trabzonspor’a UFEA’dan gelen Avrupa’dan men cezası, ayakkabı almadı diye annesini merdivenden iten kız gibi onlarca mesele dururken ben “olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum...” sizlere!

“Başımıza gelmiş olan şeyler, ya herkesin başına gelmiş ya da yalnızca bizim başımıza gelmiştir; ilk durumda bayatlamıştır ikinci durumda da bizden başkası anlayamaz onları...” diyen Pessoa’ya hak vermekle birlikte yine de öyküme devam etmek istiyorum.

Küçük tesadüflerin ve nerden çıkıp geldiğini anlamadığınız garip isteklerin insan hayatında nasıl kırılmalara neden olduğunu o gün daha iyi anladım.

Belediyenin tohum ve fide satışı yaptığı yerde Resul’le karşılaşmamızla Güneydoğu Asya mutfağında Hindistan cevizi sütünün ne kadar çok kullanıldığını anlamamızın aynı güne denk gelmesinin saçmalığı şu an bunları yazarken bile canımı yakıyor!
Tohumlarımız, fidelerimiz ve Resul’le birlikte eve dönerken Züleyha, karantina günlerinde izlediğimiz yemek programları yüzünden birkaç gündür aş erdiğimiz ‘curry’li yemek için Hindistan cevizi sütümüzün eksik olduğunu söyleyip, “Siz gidin ben alıp geliyorum” dedi.

Çok değil 5 dakika sonra 40’larının sonunda iki adam olarak ellerimizde tohumlar, fideler, biraz abur cubur ve içinde ne olduğunu bilmediğim bir dolu market poşetiyle, bir pinpon masasına bakıyorduk.

Bir komşumuzun, apartmandaki insanlar sokağa çıkamadığı günlerde vakit geçirsin diye alıp bahçeye koyduğu pinpon masasının baştan çıkarıcı gücüne dayanamayıp, “Züleyha gelene kadar biraz pinpon oynayalım” dememizin üzerinden 3 dakika geçmemişti ki sağ ayak bileğim ve ben yerdeydim! Benim basit bir burkma diye düşünmem, Züleyha’nın yanında Hindistan cevizi sütü ile bahçeye girişi, apar topar arabaya atlayıp Göztepe Eğitim Araştırma’nın acilinde bir tekerlekli sandalyede oradan oraya gezmeye başlamam 15 dakika falan sürdü sanırım.

Rüzgarı, güneşi yüzümüzde hissedip, farklı yüzler görerek, kalabalığa karışmak için evden çıktığımız günün sonunda bir acil serviste sağ ayak bileğimde 3 kırıkla oturuyordum! Ve kırığı değil de korona olup olmadığımı düşünüyordum...

GEL DE KORONAVİRÜSE YAKALANMA


Sadece tohum ve fide almak için 40 gün aradan sonra evden çıkıp ayak bileğimde üç kırıkla dünyayı kasıp kavuran koronavirüsün kucağına düştüm!

Az önce ayağımın MR’ını çeken doktorun uzandığım yeri göstererek söylediği “Korona hastalarına burada çekilen filmlerle teşhis kondu” sözleri kafamın içinde kahkahalarla gülerken ben hastanenin bahçesinde zonklayan ayak bileğime bakıp Covid-19’un vücuduma nereden girmiş olabileceğini düşünüyordum. Bir yandan “Hayattan çok az şey istedim ama o kadarını bile esirgedi benden...” diyen Pessoa kadar dertli bir yandan da engelli tuvaletini kullanmak için kekeme taklidi yapan Larry David kadar sersem hissediyordum.

Acil servisteki doktor, ayağımdaki kırıklar için ameliyat olmam gerektiğini ancak hafta sonu, sokağa çıkma yasağı ve de resmi tatile denk geldiği için en az 1 hafta hastanede yatacağımı söyledi. Korona yüzünden ameliyathane sayısı bire inmiş o yüzden de en az 4 kişilik bir odada (refakatçilerle 8 kişi) geçireceğim bir haftanın sonunda operasyonun yapılmasının da yüzde 100 olmadığını belirtti ve ekledi: “Tabi bir de koronavirüse yakalanırsanız sorumluluğu kabul ettiğinizi gösteren belgeyi imzalamanız gerekiyor!”

Gönüllü karantinada gaza gelip balkonda tarım faaliyetlerine soyunmasak, tohum alacağımız yerde Resul’e rastlamasak, Allah’ın belası yemek programında curry’li yemeği görüp özenmesek, markette Hindistan cevizi sütü almayı unutmasak, komşumuz bahçeye pinpon masası koymasa kendimi koronavirüsün kollarına gönüllü olarak attığımı gösteren bir kağıdı imzalamakla karşı karşıya kalmaz ve bugün sizlere bambaşka bir konuyu yazabilirdim. Ama gelin görün ki yukarıda yazdığım her şey oldu ve ben şimdi birbirine 10 vida ile tutturulmuş üç kırık kemikli ayak bileğime bakarak size bu satırları yazıyorum.


ÇAMAŞIR DEĞİŞTİRİR GİBİ HAYAT DEĞİŞTİRMEK


“Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız...” diyen sevgili Pessoa yerden göğe kadar haklı ancak o gün hastanenin bahçesinde benim dışımdaki koşulların tutsağı olmaya isyan etmeye karar verdim. Ayağı iyileştirirken akciğerleri pert etmemek ve Covid-19’dan kaçmak için tedaviyi reddeden bir kağıdı imzalayıp hastaneden ayrıldım.

Ceyda'yla yaptığımız telefon trafiğinin ardından ulaştığım Dr. Selim Muğrabi ertesi sabah ameliyatı yapabileceğini söylediğinde oturduğum yerde içimden dans ediyordum.

Yaklaşık iki haftadır ayağım alçıda evde oturuyorum!

Bu sürede ‘Arka Pencere’nin kahramanı fotoğrafçı Jeff gibi kah pencereden kah balkondan mahallede neler olduğunu gözlediğimi ve hatta onun gibi bir cinayeti aydınlattığımı söylemek isterdim, çok da havalı olurdu ama böyle şeyler sadece filmlerde oluyor!
1 Haziran’da kapakları açılan barajlardan çağlayan sular gibi sokaklara akan halkla beraber sokağa çıkmayı hayal ederken eve hatta evin içinde de bir koltuğa hapsolmuş, böyle olmasını hiç beklemediğim, kimselerinkine benzemeyen ‘yeni normalimle’ baş başa oturuyorum.
Alçı ve sargı bezlerinin içinde deli gibi kaşınan ayağım beni çıldırtmasın diye Pessoa’ya sarılmış ‘şu an içinde olamadığım için dışarda akıp giden hayatın her salisesine imrenerek’ günlerin geçmesini bekliyorum.

Bazen kulağımın dibinde “Bedenimizi nasıl yıkıyorsak yazgımızı da öyle yıkayabilmeli, çamaşır değiştirir gibi hayat değiştirebilmeliydik...” diye bağıran Pessoa’ya hak verir gibi olduğumda balkondaki, o melun günde aldığımız, fidelerin ve tohumların çiçeklendiğini görüp hayatımın gözlerinin içine bakarak gülümsüyorum... İşte tam da bu anlarda ayak bileğimdeki üç kırığı unutup kendi kendime Larry David gibi mırıldanıyorum: “Pretty pretty pretty goodddd!”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!