Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bizi diğer canlılardan ayıran şey nedir?

Zeka ya da akıl der bazı bilim adamları.

Bense duygu derim.

Sahip olduğumuz duygular bizi insan yapıyor ve diğer canlılardan daha net bir şekilde ayırıyor kanaatimce.

Hem iyi hem kötü duygular…

Sanırım insanın en büyük imtihanı da, bu duygularını kontrol etmesi ya da dengelemesi olsa gerek.

Duygu konusunun başka bir kısmını konuşmak isterim sizinle.

Bazı duygularımızın her geçen gün zayıfladığını, hatta unutmaya yüz tuttuğunu düşündünüz mü hiç?

Geçtiğimiz günlerde bir dostum, merhamet duygumuzu unutmaya başladığımızı söyledi. Deprem nedeniyle yazdığım “merhamet milleti” yazısı hatırlatmış bunu.

Sanırım dünyanın yaşadığı değişimi, yakın coğrafyamızda yaşanan trajedileri gördükçe; insanın en değerli duygularından biri olan merhametin, artık çok hatırlanan bir duygu olmadığını hissetti dostum. Haklı.

Ben özlem duygumuzun da çok zayıfladığını düşünmüştüm geçenlerde. Eskiden ne kadar çok insanı özlerdik, nasıl burnumuzda tüterdi, hatırlar mısınız?

Özlem gidermek için ne çok şey yapardık.

Çocukluğumda gurbette olan büyüklerimi nasıl özlediğimi ve burnumun sızladığını hatırlarım. Çok değil, 1999 yılında bu kez ben gurbete gittiğimde kardeşlerim, yeğenlerim ve çocuklarım özlemlerini ağlaya ağlaya çektikleri videolarda dile getirmişlerdi bana.

Sanırım teknoloji gurbetteki ya da uzaktaki bir sevdiğimizi özlememizi engelliyor artık. İstediğiniz zaman sesli ya da görüntülü ulaşabildiğiniz için, görmemekten kaynaklanan özlem duygusu kabarmıyor içimizde.

Bayramlarda, özel günlerde eskisi gibi ziyaretler yerine, artık videolu görüşmeler aracılığı ile yapılıyor bu iş. Bir süre sonra sesli mesaj, sonra da Whatsapp mesajı, hatta toplu mesajlarla hallediyor çoğu insan bu geleneksel protokolü. Bilerek seçtim “protokol” kelimesini. Zira geleneksel bu toplanmalar, bir araya gelmeler bazılarımız için birer ‘zorunlu protokol’ haline dönüştü. Ne kadar soğuk bir kelime.

Lakin çocukluğumda ve gençliğimde hissettiğim o kuvvetli özlem duygusunun şimdi çok zayıfladığını ben de hissediyorum. Bayram ve ramazanlarda tüm genç kuşak aile fertleriyle hep beraber (biraz da tatlı sert zorlamayla) bir araya geliyoruz. Ancak eskiden üç gün görmediğimde özlediğim insanları, bazen birkaç ay görmeden durabilmeme şaşıyorum.

İnsanı özlememek dramatik bir durum geldi bana.

Teknoloji bize onlara ulaşma imkanı sağladıkça, özlem duygumuzu öldürmüyor ama insandan uzaklaştırıp, yönünü değiştiriyor. İnsanı özlemiyoruz ama doğayı, deniz kenarını, tatili, yurt dışına çıkmayı, spor yapmayı ve benzer şeyleri özlüyoruz.

İnsanın yalnızlaşmasının bir başka versiyonu ve teknoloji sayesinde kendi türüne yabancılaşması bu olsa gerek.

Özlem gibi başka hangi duygularımız zayıfladı bir düşünelim?

Nezaket, incelik, sabır, tahammül, fedakarlık, mizah, anlayış, aşk…

Bu duygularımızın zayıfladığı ya da örselendiği fikrine katılır mısınız? Bunu kendiniz üzerine kontrol ederek anlayabilirsiniz… Etrafınızda gözleyin bir de.

Nezaketin ne kadar zayıfladığını en çok hissedenlerden biriyim. Siyaset ve medya arasında gidip gelen işim nedeniyle, her geçen gün nezaketin, inceliğin ve mizahın kaybolmaya doğru ilerlediğini söyleyebilirim. Neyse ki gençler sosyal medyada mizahı biraz farklı da olsa yaşatıyor!

Nezaket ve incelik neden kayboluyor acaba? Sosyal medyanın bunda büyük etkisi olduğunu düşünebiliriz. Tek başına açıklamaya yetmez yine de. Mesela orta yaşın üzerindeki bazı siyasetçilerimiz, medya mensupları, kanaat önderleri neden eskisi kadar nezaket ve incelik sahibi değiller? Halbuki o kadar da sık sosyal medya kullanıcısı değil. Başka sebepler de var demek ki…

Sabır duygumuz da tükeniyor...

Gençler bize göre daha sabırsız olduklarını kabul ediyor. Zira onlar Google’a bir soru sorduklarında 3 saniyede cevap alıyor. Her şeyin bu kadar hızlı olmasını istedikleri için sabırsız olduklarını anlattılar bana… Güzel bir tespit.

Ya aşk?

Eski toprak biri şöyle demişti, “perdeyi küçücük ayırıp bakan bir güzel göze aşık olurdu eskiden insanlar”.

Acaba Hafız-ı Şirazi’nin, Tolstoy’un, Marquez’in, Sabahattin Ali’nin, Sezai Karakoç’un anlattığı aşk ile, bugün yaşanan aşk duygusu aynı mı? Aynı güçte, aynı derinlikte, aynı düzeyde mi?

Hiç sanmıyorum…

Aşk ile tutkunun, aşk ile cinselliğin karıştığı ve akşın kalbe ait masumiyetinin yitirildiği günlerde yaşıyoruz. O yüzden yitirmeye başladığımız duyguların içine aşkı da koyun derim…

Velhasıl duygularımızı zayıflıyor… Sanırım duygularımızı kaybedersek makineleşeceğiz. ‘Hayvanlaşırız’ demek içimden gelmedi. Onun canlı bir yanı var yine de. Cansız bir makine daha iyi anlatıyor, duygusuzlaşmayı.

Sanırım çağımızın en büyük sorunu bu olsa gerek: Makineleşme…

Eskiden insanlar yediği ya da kullandığı hayvana benzer derlerdi.

Şimdi modern dünyanın insanları da kullandıkları cihazlara benziyor.

Telefon ekranı gibi soğuk, bilgisayar gibi tek düze, yazılımlar gibi kodlanmış…

Duygunun bu düzenekte yeri yok. O yüzden yavaş yavaş kayboluyor.

Çaresi var mı?

Ölümden gayrı her şeye çare var tabi.

Üniversiteden bir arkadaşım yazdı, “senden ABD seçimleri konusunda iyi bir mizah yazısı bekliyorum”…

Çoğu kişi bilmez, yazı hayatımda mizah yazarak başlamıştım. 22 yaşındaydım henüz. Girişim adlı fikir dergisinde kara mizah yazıları yazardım.

Sonraları köşe yazarı olduğumda, zaman zaman mizah yazmaya devam ettim. Ülkenin sorunları ağırlaştıkça, ciddileştikçe mizah yazamaz oldum. Doğrusu özlüyorum.

Şimdi ABD seçimlerini takip edince gerçekten de buradan çok iyi mizah çıkar diye ben de düşündüm. Gelin görün ki, mizah yazmaya yazmaya körelmişim sanırım.

Gerçi bu seçimde yaşananları, gördüklerimizi ve ortaya çıkan tabloyu mizahlaştırmaya gerek yok. Zira yaşananların kendisi zaten yeterince mizah içeriyor.

O değil de olanları izledikçe, bizde yaşananlara ne kadar benziyor diye siz de bağlantı kurdunuz mu zihninizde? “Oylar çalınıyor, hile var, hakkımızı gasp ettiler, sahte oy kullanılıyor, sonuçların yayını durduruldu…” Size de tanıdık geldi mi?

En güzeli, Trump kazansın diye dua ayinleri düzenleyenlerin haliydi. Ritüelleri, hareketleri bizdeki bazı tarikatların zikir törenlerine benziyordu. Hatırlayanlar bilir, bu görüntüleri “irtica hortladı” diye atılan manşetlere malzeme yapmak için kullanırdı 28 Şubat medyası…

Şimdi ABD’de kiliselerde, özel salonlarda, hatta Trump Towers önünde toplanmış insanlar “Yüce Jesus oyları Trump’a yönlendir" diye toplu ayin yapıyorlar.

Biz yapsak, Batı medyası “seçime hurafe karıştı" diye haber yapardı. Koca Amerika’ya bak, ne hallere düştü!

Ben şahsen Trump’ın bu yüzden kazanmasını çok istedim. Adam ABD’nin cilalı imajını, sabunu taşa sürer gibi eritiyordu her geçen gün.

Çizgi film karakteri olacak birini ABD Başkanı seçmekle ne iyi etti ABD halkı! Yıllarca konuşulacak malzeme verdi bize. Özellikle mizahçılara.

Ama şöyle sağlam bir mizah yazısı da okuyamadım. Nedense herkes adamın yaptıklarını ciddiye aldı. Ciddiye almak değil de, nasıl desem, şaşkınlıkla ciddiyet arasında kalmış, tam gülecekken birden ciddileşen bir ruh halindeydi insanlar.

Şaka değil ki, adam dünyanın en güçlü ordusunun başkomutanı, dünya lideri olduğunu söyleyen ülkenin başkanı. Yani ciddiye almasak ne olur, düğmeye bassa nükleer silah patlayacak, iki tivitiyle ülke ekonomisini perişan edecek güce sahip.

Zaten bu tivitleri benim hep ilgi alanımdı.

Sabah uyandığında, yataktan çıkmadan atıyormuş bu tivitleri! Wall Street ve dünya borsaları onun tivitine göre işlemleri başlatıyordu bir ara. Sonra baktılar, ‘Suriye’den çekileceğiz’ diyor çekilmiyor, ‘İran’ı perişan edeceğiz’ diyor etmiyor… vazgeçtiler dikkate almayı.

Ama Twitter yönetimi çocuk azarlar gibi, “bu yazılanlar çok ayıp, bunları yayınlayamayız” diye ABD Başkanı’nın bazı tivitlerine sansür uyguladı. O da ‘ben size gösteririm’ diye, yaptırım tehdidinde bulundu ama onu da yapamadı.

Dudağını büke büke, boynunu sağa yatırarak ve sağ el parmaklarının ikisini birleştirerek yaptığı konuşmaları çok severdim. İngilizcem çok iyi değildir ama onun İngilizcesini çok iyi anlıyordum. Anaokulu düzeyindeydi kullandığı dil. Amerikalılar da çok iyi anlıyormuş.

Baktım oylar Biden’a gittikçe o dudak bükmeler, gerdan kırmalar, şımarık çocuk edaları, üst perdeden meydan okumalar ve hakaretler gitmiş... Garibim yere bakarak konuşuyor. İçim acıdı.

“Seçim kaybetmek zor geliyor bana” diyor. Gören de girdiği her seçimi kazanmış biri sanacak. Şunun şurasında tv de komedi şovu yapalı kaç yıl geçti ki? Ciddiyet, adamın üzerinde kravatı gibi eğri duruyor.

Ama takdir edilecek bir yanı var. Adamı Amerikan derin devleti mi dersiniz, müesses nizam mı dersiniz, sermaye mi dersiniz artık bilmem, o çevreler deviremedi. Ne yaptı etti, başkanlıkta kaldı. Bir bunu takdir ettim.

Bir de yanından kovmadığı adam kalmadı (hem de aşağılayarak) yine de yeni ekipler kurmayı başardı, bunu da çok takdir ettim. Neden takdir ettiğimi bilmiyorum ama. 

Neyse, seçimler bitince güzel anılar olarak hatırlayacağız bunları. Dünyanın başına büyük belalar açtı ama en azından 3. Dünya Savaşı’nı çıkarmadı. İyi tarafından bakarsak hafif atlattık durumu.

Dedim ya mizah yapmaya gerek yok.

Ama şöyle oluyordu hep, “ne yani şaka mı bu? ABD Başkanı bunu mu yaptı?” Ne kadar çok kurduk bu cümleyi değil mi? O yüzden gülmekle, ciddiyet arasında gidip geldi ruh halimiz. Bu yazı da öyle oldu değil mi?

Ama kendime söz verdim, ara sıra mizah yazacağım. 'Bu ne ciddiyet' diyor bazen insan.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00